“Irmağın Güneyinde Bahar” adlı bir rulonun çağrıştırdıkları…

Bazen bir resim, yalnızca resim olmaktan çıkar. Onu oluşturan kâğıt, ipek ya da boya artık ikinci plandadır. Geriye zamana benzeyen bir şey kalır. Çünkü bu tür eserler yalnızca görülmez; yaşanır. Bakılan değil, içine girilen bir şeye dönüşürler. Önünde durduğunuzda siz ona bakmazsınız yalnızca, o da size bakar. Güney Çin’i anlatan “Irmağın Güneyinde Bahar” adlı bu uzun rulo da böyledir. Ona bakarken bir manzaraya değil; yüzyıllar boyunca birbirine eklenmiş bakışlara, tereddütlere, inançlara ve yanılgılara tanıklık ederiz. Bundan dolayı bu eser, tek bir ana ait değildir. O, zamanın yavaş yavaş katlandığı bir hafıza nesnesidir.

Bugün bu eserin bir müze koleksiyonundan çıkıp açık artırma salonlarında belirmesiyle başlayan tartışmalar, yüzeyde bakıldığında bir mülkiyet ya da prosedür meselesi gibi görünür. Oysa mesele bundan çok daha karmaşıktır. Bu olay, bir anda bizi şu temel soruyla baş başa bırakır: Bir eseri, gerçekten “gerçek” yapan nedir? Onu gerçek kılan, onu yapan el midir? Yoksa o elin arkasındaki niyet mi? Ya da belki de asıl belirleyici olan, o eserin yüzyıllar boyunca kimler tarafından görülüp nasıl yorumlandığıdır. Kısacası bir eseri var eden şey yalnızca maddesi değil, onun etrafında örülen insan ilişkileridir.

Çin sanat tarihine biraz aşina olanlar bilir: Geleneksel resimde resim, çoğu zaman merkezde değildir. Asıl ağırlığı taşıyan yazıdır. Resim susar, yazı konuşur. Fakat yazı konuşurken yalnızca kendisini anlatmaz. Yazıldığı dönemi, yazanın zihnini, ustasını ve ustasının bağlı olduğu geleneği de beraberinde getirir. Bu nedenle bu ruloda asıl mesele, ressamın fırçasından önce, yazıyı yazanların dünyasıdır. Resim, bu dünyaya eşlik eden sessiz bir fon gibidir. 

İşte tam bu yüzden, yıllar önce bazı yetkin uzmanların, bu eserin kenar yazıları için “tamamen sorunlu” demesi ilk anda sarsıcı gelir. Hele ki eser, bir zamanlar büyük bir koleksiyoncunun elinden geçmişse, insan ister istemez şaşırır. Böyle bir göz, nasıl olur da yanılır? Üstelik yalnızca bir kişi değil birkaç önemli isim aynı yönde görüş bildirmişse, bu durum daha da kafa karıştırıcı hâle gelir. Ama bu şaşkınlık, aslında meseleyi yeterince tanımamaktan kaynaklanır.

Çünkü Çin sanatında yanılgı, çoğu zaman bilgisizlikten olmayıp bilginin fazlalığından doğar. Bu gelenekte sahte ile gerçek arasındaki sınır, Batı sanatındaki kadar net değildir. Bir eserin içinde hem sahih hem sorunlu parçalar bir arada bulunabilir. Bir bölümün sorunlu olması, bütünü değersiz kılmaz. Hatta bazen o “sorunlu” bölüm bile tarihin bir parçasıdır. Yani sahte olan şey bile kendi başına tarihsel bir gerçeklik taşır.

Bu rulonun asıl meselesi de tam olarak budur. Buradaki resim, aslında hikâyenin merkezinde değildir. Asıl hikâye, yüzyıllar önce yazılmış bir metnin etrafında oluşan büyük edebî ve kültürel zincirdedir. Bu zincir, bir şairin yazdıklarına başka şairlerin karşılık vermesiyle oluşmuştur. Fakat bu karşılıklar basit bir edebî oyun değildir. Onlar, bir estetik anlayışın, bir ahlâk duygusunun ve bir kültürel liderliğin nesilden nesle aktarılmasıdır.

Bu zincirde yer alan karşılıklar, yalnızca metin değildir. Her biri, kendi döneminde bir yön değişikliğine işaret eder. Özellikle bir ustanın yazdıklarına verilen karşılıklar, o ustanın mirasının nasıl anlaşıldığını gösterir. Bu yüzden kaç karşılık verildiği, hangi dönemde verildiği, kimin hangi yaşta yazdığı gibi ayrıntılar büyük önem taşır. Bu ayrıntılar, yalnızca sayısal bilgiler değildir; aynı zamanda kültürel hafızanın doğru aktarılıp aktarılmadığını gösteren işaretlerdir.

Sorun, bu rulonun farklı versiyonları karşılaştırıldığında ortaya çıkar. Bazı yazılar, başka bir versiyonla neredeyse birebir örtüşmektedir. Yazıların dizilişi, kelimelerin yerleri hatta boşlukların ritmi bile aynıdır. Uzmanlar bu durumu “ikiz” olarak adlandırır. Bu, sıradan bir benzerlik değildir. Çünkü büyük ustalar, aradan yıllar geçtikten sonra aynı şeyi, aynı şekilde yazmazlar. İnsan değişir; eli de değişir, dili de. Bu yüzden böylesi bir benzerlik, dikkatle ele alınmalıdır.

Fakat burada hemen durmak gerekir. Çünkü bu durumun nedeni mutlaka kötü niyet değildir. Çoğu zaman bu tür benzerlikler, iyi niyetle başlayan bir kopyalamanın sonucudur. Geçmişte büyük ustaların metinlerini çoğaltmak, onları yaymak ve yaşatmak ahlâkî bir davranış olarak görülürdü. Bu tür kopyalar saygının bir ifadesiydi. Kimse bu kopyaların yüzyıllar sonra ticari bir karmaşaya dönüşeceğini öngörmemişti.

Bu nedenle bugün geriye dönüp geçmişin büyük koleksiyoncularını suçlamak, tarihi bugünün ölçüleriyle yargılamak olur. Onlar, kendi çağlarının en ileri bilgisine sahip ve son derece dikkatli insanlardı. Eğer bir yanılsama varsa, bu kişisel bir kusurdan değil; tarihin kendi içinde ürettiği kaçınılmaz belirsizlikten kaynaklanır. Bazı eserler, daha doğdukları anda çoğul hâle gelir.

Belki de kabul etmesi en zor gerçek şudur: Bu tür eserlerde “tamamen gerçek” ya da “tamamen sahte” diye kesin çizgiler yoktur. Gerçeklik katman katmandır. Bir yerde ustanın ruhu vardır, başka bir yerde öğrencinin sadakati, bir başka yerde ise sonradan eklenmiş bir elin aceleciliği. Bu katmanlar, eseri zayıflatmaz; aksine onu daha insani kılar.

Belki de bu yüzden bu rulo hâlâ bizi meşgul eder. Çünkü o, yalnızca geçmişi temsil etmez; insanın hakikatle kurduğu ilişkinin kırılganlığını da gösterir. Ona bakarken aslında kendimize bakarız. Ne kadarına inanmak istediğimizi, ne kadarını sorgulamaya cesaret edebildiğimizi tartarız.

Eğer “Irmağın Güneyinde Bahar” hâlâ konuşuyorsa, bunun nedeni tam da budur. O, bize kesin cevaplar vermek için değil; doğru soruları hatırlatmak için vardır.

*Çin Dili ve Edebiyatı Profesörü.