
Resim-1*
Çince karakterlerin tarihi, yalnızca bir yazı sisteminin değil, aynı zamanda binlerce yıllık bir kültürel hafızanın da izlerini taşır. Bu karakterlerin her biri, geçmişin düşünsel dünyasına açılan birer pencere gibidir. Özellikle “聖” – shèng geleneksel ve onun sadeleştirilmiş hâli “圣” – shèng karakteri, Çin düşüncesindeki kutsallık kavramını anlamak için eşsiz bir örnek sunar.
Bugün sadeleştirilmiş hâliyle “圣” – shèng karakteri, yüzeyde yalnızca birkaç basit fırça darbesinden ibaret gibi görünse de kökenine, yapısına ve temsil ettiği anlamlara baktığımızda, aslında çok daha derin bir yapının sadeleştirilmiş bir iz düşümüdür. Geleneksel karakter olan “聖” – shèng, sol tarafında “kulak” anlamına gelen “耳” – ěr, sağ üst kısmında “ağız” anlamına gelen “口” – kǒu ve alt kısmında ise omuzda bir yük taşıyan insanı betimleyen bir bölümden oluşur. Bu parçalar bir araya geldiğinde, sadece yazılı bir sembol değil, aynı zamanda güçlü bir düşünceyi temsil eden bir figür ortaya çıkar: İlahi mesajı işiten, halkın sesine kulak veren, sözüyle hakikati dile getiren ve tüm insanlık için büyük bir yükü omuzlayan kişi – yani “kutsal insan”.
Eski Çin kültüründe kutsallık, sıradan bilgelikten farklı olarak yalnızca bilgiyle değil, sorumlulukla da tanımlanır. “杰” – jié karakteri, on bin kişiden biri anlamında “seçkin insan” ya da “kahraman”ı anlatır. Ancak “聖” – shèng, işte bu kahramanların içinden dahi sıyrılan birini temsil eder. Halk arasında mecazi olarak söylenen “杰’ – jié ’ in iki katı kutsaldır.” sözü, kutsal insanın yalnızca yetenek değil, aynı zamanda misyon taşıyan bir figür olduğunu vurgular. Li Qingzhao’nun Xiang Yu için yazdığı meşhur dizelerde geçtiği gibi: “Yaşarken insanların kahramanı ol, ölürken de ruhların yiğidi.” Bu sözler, kahramanlık ile kutsallık arasındaki farkı incelikle ayırır.
Geleneksel karakterdeki kulak ve ağız unsurları, bir kutsal kişinin toplumla ve ilahi kaynakla olan iletişimini temsil eder. Kulak, Allah’ın sözlerini işitmek; ağız ise bu mesajı insanlara duyurmak içindir. Bu sadece sembolik değil, aynı zamanda peygamberlerin görevini anlatan bir metafordur. Hz. Muhammed’in (aleyhisselâm) 穆聖 – Mù Shèng ağızdan ağıza aktarılan vahiylerle ümmetine seslenişi, bu karakterin anlamında yeniden can bulur. Kur’an’da bildirildiği üzere: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” İşte bu misyon, “聖” – shèng karakterinin özünü oluşturan görev tanımıdır; uyarıcı olmak ve müjdelemek.


Karakterin alt kısmı, eski bronz yazıtlarda omuzlarında yük taşıyan bir insan figürü olarak resmedilir. Bu, yalnızca estetik bir detay değil, aynı zamanda misyon bilincini taşıyan kişinin çilesini simgeler. İlahi emanetin ağırlığını taşıyan, sadece bir toplumun değil de tüm insanlığın ahlaki ve manevi yükünü omuzlayan bu kişi; artık yalnızca bilge değil, gerçek anlamda “kutsal”dır. Bu yüzden eski Çincedeki “聖” – shèng karakteri sadece bir ünvan değil, aynı zamanda bir sorumluluk ilanıdır.
Zamanla bu karakter sadeleştirilerek “圣” hâline geldi. Ancak bu sadeleşme, sembolik zenginliğin de bir ölçüde kaybı anlamına gelir. Geleneksel karakterdeki “kulak”, “ağız” ve “omuz” gibi unsurlar artık görünür değildir. Bunun yerine çoğu kişi, artık sadece bir “üstünlük” veya “bilgelik” anlamı algılamaktadır. Ancak eski metinlere ve yazıtlara baktığımızda, bu karakterin köklerinin çok daha eskiye hatta Tanrı’nın mesajını insanlığa ileten elçilere kadar uzandığını görürüz.
Bu noktada, Müslüman düşünürlerin ve uluslararası İslam âlimlerinin değerlendirmelerine kulak vermek dikkate değerdir. Onlara göre Allah, her millete bir elçi göndermiştir. Çin gibi büyük ve köklü bir milletin bu ilahi mesajdan mahrum kalması düşünülemez. İşte bu yorumlara göre Konfüçyüs ve Laozi gibi düşünürler, yalnızca bilge insanlar değil, aynı zamanda Allah’ın mesajını taşıyan elçiler gibi görülmelidir. Bu elçiler, insanların dertlerini duymuş, Allah’ın sözünü işitmiş ve halklarına doğru yolu göstermek için çaba sarf etmişlerdir. Elbette bu bakış açısı kesin bir dinî hüküm değil, kültürel ve inançlar arası bir köprü kurma çabasıdır. Ancak yine de “聖” – shèng karakterinin bu bağlamda ne denli derin anlamlara sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
Sonuç olarak “聖” – shèng karakteri, sadece bir sembol olmayıp aynı zamanda bir anlatıdır. İçinde ses, bilgi, sorumluluk ve ilahi bağ taşıyan çok katmanlı bir hikâye saklıdır. Çince karakterlerinin tarihsel yolculuğu, sadeleşme süreciyle bazı estetik ve sembolik zenginliklerini kaybetmiş olabilir. Ancak bu kaybı anlamak, eski karakterleri yeniden incelemek ve onların taşıdığı ruhu kavramakla mümkün olur. “聖” – shèng karakteri, hem Çin’in geleneksel kültürünün hem de insanlığın ortak kutsal hafızasının simgesidir. Bu karakterin görsel evrimi ve anlam derinliği, bize bir şeyi hatırlatıyor: Kutsallık, yalnızca bilgiye değil; kulak vermeye, doğruyu dile getirmeye ve omuzlarımızda taşıdığımız büyük sorumluluğa bağlıdır.
Resim-1: Bu görsel, “聖” – shèng (kutsal) ve onun sadeleştirilmiş hâli olan “圣” karakterlerinin tarihsel evrimini göstermektedir. Erken dönem yazı biçimlerinde karakter; “kulak” (耳), “ağız” (口) ve “kral” (王) öğelerini içererek, kutsal kişinin hem duyan hem konuşan hem de bilgeliğiyle hükmeden biri olduğunu simgeler. Karakter zamanla sadeleşmiş ancak taşıdığı anlam korunmuştur.
*Çin Dili ve Edebiyatı Profesörü.
