Dil mi insanı değiştirir, insan mı dili? İnsanlığın babası Hz. Adem, cennette konuşmasını bildiği bir dille dünyaya gelmişti semavi dinlere göre. Dünya, cennete göre çok farklı bir yerdi. Her işi kendi yapmak ve öğrenmek zorundaydı. Dünyanın dört bucağı muhtelif iklim, hayvan ve nebatata sahipti. Hatta zaman içerisinde bugün deniz olan yer, ertesi gün dağ oluyordu. İnsan dünyaya gelen son misafirdi. Hayvanların, bitkilerin ve daha ötesinde tabiat hadiselerinin kendilerince bir lisanı mevcuttu. Ancak ilk kişiden itibaren insan bedeninin etrafta gördüklerine yeni isimler verme, yeni terkipler yapma, zamanına göre şekillenme kabiliyeti vardı. İnsandaki bu yeni hâllere intibak edebilme becerisi, onu bir yandan hemcinsi ile öte taraftan tabiattaki diğer varlıklarla bir nevi dil ilişkisine girmesini sağladı.
Diğer mahlukat daha önceden burdaydı. Konuşma da dâhil ihtiyaçları olan her şeyi bilerek doğuyorlardı. Ama âdemoğlu böyle değildi. Dünyaya son gelendi ve ayrıca kendisinden sonra doğanlar da hayata dil bakımından sıfır olarak başlıyordu. Böylece etrafın dilini anlamanın yanında yeni gelen nesillere de öğrendiği ve geliştirdiği dili aktarması icap etti. İlmin ve tecrübenin aktarımı böyle sağlanıyordu. Tecrübenin şifahi ya da kitabi devri, beraberinde benzer hayat tarzının yani irfanın doğmasına vesile oldu.
Zaman bir ırmak misali aktı. İnsanlık, mihmanı olduğu arzda milletlere ve kabilelere ayrılacak kadar çoğaldı. Aradan geçen binlerce, sene yeni yeni zebanların ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. Birbirlerinden çok farklı lisanlar boy gösterdi. Hem milletler içinde hem de milletler arasında biri diğerine üstün gelme, bir diğerinin emeğini sömürme, harpler ve içtimai sınıflar meydana geldi. Çünkü insan diğer mahluklar gibi değildi. Onlar hadlerini biliyordu. Haddini aşıp misafirken ev sahibi olma derdine hatta ev sahipliğinde kendi aralarında kavgaya bile tutuşmaya başlayan bir tek oydu.
Diller zamanla yeni aletler, inanç değişiklikleri, göçler, izdivaçlar, harpler, iklim, ilim ve fennin ilerlemesiyle değişiyordu. Bunlar, tabii hadiselerin ve insanın hayat tarzını, dolayısıyla da dilini farklılaştıran faktörlerdi. Asırlar içinde kimi yeni kelimeler ortaya çıkıyor kimileri de tedavülden kalkıyordu. Buna mukabil insan, dili sadece günlük ihtiyacını gördüğü bir araç olmaktan çoktan çıkardı. Onun, makam ve mevkiye gelmenin, başka insanlara üstünlük kurmanın vasıtası olabildiğini gördü. Böylece dil, tabii sebeplerin haricinde yer yer insan eliyle kasten değiştirildi. Bazıları yok edildi, bazıları dönüştürüldü. Mesela; İspanyolca Latin Amerika’nın ve İngilizce Kuzey Amerika’nın dillerini kılıçla, Arapça ise Şimali Afrika’nın dillerini inançla tarihe gömdü. Yeri geldi melez uydurma lisanlar dahi üretildi. Avrupa’da Esperanto, Güzen Asya’da Urduca, Doğu Afrika’da Svahili bunlar arasında. Esperanto hariç diğer iki dil günümüzde hayatiyetini hâlen devam ettiriyor.
Hemen hemen her tesis edilen yeni nizamın, kendince taze bir kültürü ve dili olmalıydı. Çünkü lisan kültürün hamiliydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında hâlihazırdaki dili yenisiyle tebdil etme isteği de böyleydi.
İnsan, dili eliyle eğip bükmeye başladığında bilinmedik uydurma veya yabancı kelimeler dile sokulur. Bunu yapabilmek uzun yıllar alır. Daha kolay yolu ise mevcut kelimelere yeni düzene hizmet edecek manalar yüklemektir. Bu hadise neticesinde sözcüklerin kullanım sıklıkları insan müdahalesiyle azalır veya artar. Bu duruma dil bilimde anlam değişmesi denilir. Anlam değişimleri daralma, genişleme, yok olma, iyileşme ve kötüleşme olarak kendini gösterir. Mesela “ayı” kelimesi Türkçede hakaretken Rusçada yiğitliktir.
Bir zamanlar çokça kullanılan birtakım ifadeler, yeni nizamda unutturulmaya veya kullanımı azaltılmaya çalışılır. Osmanlı sonrası aslen Arapça ve Farsça olan birçok kelime bu akıbete uğramıştır. Balkanlarda Türkçeden geçen kelimeler de böyle bir taarruza maruz kalmıştır. Bütün bu uğraşlara rağmen yeri doldurulamayacak epeyce dil öğesi vardır. Onlar anlamlarının bir kısmını kaybetse de varlıklarını temadi ettirirler. “Millet” yerine “ulus” kelimesinin konulmaya çalışılması bu kabîldendir
Eskiyi tarihe gömmenin bir diğer yolu da yeni nesillere öğretmemektir. Böylece ceddin dili nesle aktarılamamış ve zamanla yokluğa mahkûm edilmiş olur. Günümüz dünyasında eğitimi yapılmayan, sebebi içtimai veya siyasi birçok dil bulunmaktadır. Bazılarının konuşurları yüzlerle ifade edilecek kadar azalmıştır. Bu diller, yakın zamanda konuşuru kalmayacak tehlike altındaki diller olarak anılmaktadır. Türkiye’de son yüzyılda Kapadokya Rumcası gibi kimi diller kaybolmuştur.
Dil, insan müdahalesiyle değiştirilmeye çalışılırsa ne olur? En başta kelimeler, bir dile yeni terkiplere girmeleri ve diğer sözlerle kurdukları irtibatlarla bağlanırlar. En nihayetinde edebî eserlerle oraya kök salarlar. Bunları dilden söküp atmak uzun zaman alır. Atıldıklarında yenileri hemen ikame edilmezse -ki bir anda edilemez- dil fakirleşir, kaybettiği kelimeler miktarınca konuşurlarının fikir dünyası kuraklaşır. “Kitap” kelimesi Arapçadan dilimize geçmiştir. Ancak yapım ekleri vasıtasıyla muhtelif yeni terkipler türetilmiştir. Kullanımının yoğunluğuna mukabil dilin ihtiyacı olan idiyomlar ve darbımeseller üretilmiştir. “Kitap”ı atıp yerine “königi” koymak kolay değildir. Ancak anlamını eğip bükmek, onu yok etmeye nazaran çok daha asandır. Bu durum yeni bir siyasi veya içtimai düzen tesis edildiğinde hâlihazırdaki halkı dönüştürmeye çalışmak gibidir. Bir taraftan mevcut halk, yeni hâle uydurulmaya diğer yandan yeni bir nesil üretilmeye çalışılır. “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” mısrası bunu anlatır.
İslamın kabulüyle birçok eski kelime, yenileriyle yer değiştirmeleri yüzünden kullanımdan düşmüş birçoğu da yeni inanca uygun manalar yüklenmiştir. Kelimeler bizim onlara yüklediğimiz manalar kadardırlar. “Şafak” Arapçada gün batımı iken Türkçede gün doğumu olmuştur. Bütün bu değişimler sonucu nesiller arası kültür kopuklukları yaşanır. Torun, dedenin dilini zor anlar hâle gelir. Birkaç nesil sonra ip neredeyse ve hatta tamamen kopar. Zaten yeni siyasi düzenin istediği de tam budur. İstenilen şekle sokulmuş yeni bir nesil meydana getirilmiştir.
