Dillerin zenginliği meselesi kadimden bu tarafa tartışılan ve fikir beyan edilen konulardandır. Bir dilin ne derece zengin olduğu değişik açılardan diğer dillerle kıyasıyla mümkündür. Muhakemetü’l lugateyn bu niyetle kaleme alınmıştır. Bu yazıda dillerin umumi manada zenginlik kıstasları ele alınmıştır. Ancak baştan ifade etmek gerekir ki iklim ve coğrafi farklılıklar dillere değişik yönlerden zenginlik katmaktadır. Milletlerin cengâver veya göçebe olmaları ilim ve fende ileri olmaları, inançları ile kültürleri dillerin ihtiyaçlarını çeşitlendirmiş ve neticede farklı zenginlikler ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesinde elma ve üzüm gibi meyvelerin çok farklı cinslerinin isimleri varken tropikal yerlerde mango gibi meyvelerin çokça namı türemiştir.
Herhangi bir dilin zenginliği o dildeki ses ve kelime çeşitliliği ile anlam inceliklerinin ne kadar bulunduğuyla ölçülür. Bunu bir ziyafet sofrası ile kıyas edebiliriz. Bir düğün, mevlit, ziyafet veya açık büfe bir otele gittiğimizi farz edelim. Sadece tek bir çeşit ekmek olsa, bir tür sebzeden salata bulunsa, bir kap sıcak yemek var olsa zengin bir sofradan bahsedilebilir mi? Velev ki bunlar farklı şekillerde sunulsa ve bolca var olsa bile mükellef bir sofradan bahsedilemez. İkram ve taamlar hem çeşitli hem de maharetli ellerden çıkmış olmalıdır. Lezzetleri yerinde ve kokusuyla görüntülerinin albenisi bulunmalıdır. Sunulan mekân güzel ve sunanlar ustalıkla hizmet etmelidir. Yani bunların yekününün varlığı bir ziyafetin zenginliğini ifade eder.
Bilindiği üzere yemekler usta işi ellerde en kaliteli malzemeyle ve hususi ihtimam gösterilerek hazırlandığı ölçüde kıymet kazanır. İşte dil de zengin bir sofra gibi sunulduğu ölçüde değerli kabul edilir. Ancak bilindiği üzere her bir yemeğin belli bir tarifi, pişirme usulü, malzeme listesi ve püf noktaları vardır. Hemen her sebze, meyve veya etin nerede kullanılacağı, nasıl arz edileceği ve hangi baharatlarla tatlandırılacağı bile farklıdır. Lisanın ham maddesi olan harfler, kelimeler ve cümleler de bu minvalde bir irfani geleneğe sahiptirler. Onlar yerli yerince ve insanın ince, nazenin duygularına aracı olabildikleri miktarca zengindirler. Nabza göre şerbet verircesine hangi durumda hangi harf, kelime ve cümle kurulacağı belli olmalı ve hayatın her anına tercüman olabilmelidir.
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerlerde lisana hizmet eden jest ve mimik gibi beden dili denilen lisan harici unsurlar devreye girer. Bu leziz bir ikramın göze hoş gelen süslemeler ve şekillerde uygun tabak, kâse vb. ile sunulması gibidir. Bir lisanın ses ve kelimelere ilaveten dil dışı unsurlara malik bulunması çeşitliliğinin en büyük alametlerindendir.
Dillerin zenginliği aynı zamanda seslerinin çokluğu ile de ölçülür. Farklı dillerle karşılaşan ve onlardan kendisine ilaveler yapabilen bir dil diğer dillere göre bu manada daha sermayedar kabul edilir. Türkçe ses varlığıyla vasat üstü bir çeşitliliğe sahiptir. Farklı seslerin varlığı beraberinde insanın duygularına daha iyi bir vasıta olmayı getirir. Çünkü her birerlerimiz hayatın içinde kızıyor, seviniyor, hüzünleniyor, kederleniyor, iftihar ediyoruz vb. Öte yandan dil, içinde bulunduğumuz hâllere uygun seslere de sahip bulunmalıdır. Yeri geliyor fısıldaşıyor, kıkırdıyor, gülüyor, haykırıyor, feryat ediyor, kahkaha atıyor, iç çekiyoruz. Bunları yaparken her bir vaziyette bize ince, yumuşak, sert, kalın, sürekli, patlamalı, hırıltılı vb. sesler lazım geliyor. Lisanımız bütün bunlara malik oldukça biz de kendimizi daha rahat ve mukteza-yı hâle münasip biçimde ifade etmiş oluyoruz. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki üstte geçtiği üzere bu ham malzemenin mahir ellerde bir kıvam ve şekle sokulmuş olması elzemdir. Ses ve kelimelerin insanın tüm hissiyatına mutlak aracılık etmesi herkesçe malumdur ki bu hâl hemen hiç mümkün değildir. Çoğu zaman yeni durumlar ortaya çıkar, mevcut söz ve ifadelere yenilerinin eklenmesi söz konusu olur. Dillerin yeni ilavelere açıklığı ve esnekliği de zenginleşebilmesinin en mühim vasıflarındandır.
Dilin elfazı hayatın her sahasını kapsamalı ve ihtiyaçlara cevap verebilmelidir denmişti üstte. Diğer taraftan hemen her lisan bir meselenin veya duygunun akla kara gibi zıt kutuplarını mutlaka anlatır. Ancak zengin diller; füme, gri, kül rengi, kirli beyaz, bej gibi ara renklere çeşitliliği ölçüsünde zengindirler. Bu minvaldeki sözlere yakın veya eş anlamlı kelimeler denir. Diğer adıyla sinonimler bir duygunun derece veya bağlamlarını anlatan ifadelerdir. Bu türden kelimeler bir lisanın ilim, sanat, irfan ve edebiyatta terakki etmiş olduğunu gösterir. Misal verilecek olursa Türkçede dinlemek, duymak ve işitmek farklı bağlamlarla durumları ifade ederler. Ev, hane, yuva, dam, konut, yazlık, kışlık, mesken, apartman, daire, kulübe, malikane, villa… Hepsi de insanların yaşadığı yeri anlatırken her biri muhtelif mana incelikleriyle dilde yer almaktadır. Bunların bütününün bulunmayıp sadece ev kelimesinin varlığı dil ve kültürdeki büyük bir noksaniyete işaret eder.
Lisanların ham maddesi olan sesler belli bir düzenle işlene işlene kelimeleri ve kelimeler de umumi bir kabulle cümleleri meydana getirmiştir. İşte mana yoğunlukları ve incelikleri kelimelerin çeşitliliğiyle işlenmişliklerine bağlıdır. Çokça işlenmiş kelimeler artık birden fazla fonksiyonu icra eder hâle gelmişlerdir. Bu vaziyet üstteki yemek temsiliyle ele alınabilir. Sesler ve kelimeler ikramlarda kullanılan yağ, un, şeker, un gibi bir malzemedir sadece. Tek başlarına bir mana ifade etmezler. Onlar doğru nispetlerde ve olması gerektikleri tariflerle kullanıldıklarında aynı malzemeden pilav da yapılır, helva da kavrulur, şerbet de karıştırılır. Yani ses ve kelimeler birer malzemeyken bunların istimaliyle ortaya çıkan eserler ise edebiyat ürünleri olur. Böylece dilde yeni yeni deyişler üretilmiş ve kelimeler yüklenen yeni anlamlarla mana genişlikleri kazanmıştır. Onların en doğru kullanımları aşçı ve tatlıcı misali dil malzemesini işleyen ediplerce dile kazandırılmıştır. Şairler, yazarlar, muharrirler, romancılar vb. lisanı işlemeyi ve ondan yeni yeni dil harikası mısra ve cümleleri vücuda getirmiş şahsiyetlerdir.
Kelimelerin diğer kelime ve dil unsurlarıyla bir araya getirilmeleri muhtelif mana derinlikleri ve çeşitlilikleri meydana getirir. Bu birliktelikler zamanla kalıp ifadeler hâline gelir. Bu noktada darbımeseller, idiyomlar, vecizeler meydana gelir. İşte bir dil bu manadaki kalıp ifadeler bakımından bolluğa malik olmalıdır. Öte yandan da insanın farklı farklı hissiyatını anlatan mücerret mefhumları bulundurmalıdır. Bu durum kelime ve kalıp ifadelerin mecaz, kinaye, ima, tevriye, istiare, teşbih, temsil, telmih gibi söz sanatlarıyla işlenerek güzelleştirilmiş ve abat edilmiş bir dil olduğu manasına gelir. Mesela; kalp, gönül ve dil söz sanatları vasıtasıyla birbirinden güzel manaları ifade etmektedir.
Kelimelerin nakış nakış işlenmesi bir dilin konuşurlarının birbirlerini daha kolay ve daha net anlayıp anlatabilmesine katkıda bulunur. Böylece de daha zengin bir irfan ve medeniyete dil açısından bir kapı aralanmış olur.
