Belirsiz bir panikle, elini gömleğinin göğüs cebine götürdü. Aynı hızla başını eğdi ve gözüyle de kontrol etti. Kalemini hep oraya koyardı. Bu sefer eli bir boşluğa düşmüştü. Gözüne de parlak kapağı çarpmıyordu. Mürekkebini yeni doldurduğu dolma kalemi, çıkarken almak üzere çalışma masasının üzerine bırakmıştı. Fakat bütün hazırlığı son dakika yaptığından olsa gerek, oracıkta unutuvermişti. Başını çevirip evi ile arasındaki mesafeye baktı. Yayan on dakika sürecek bir yoldu. Biraz düşündü: Ya bugün yazı yazmayacak, artık özlemeye başladığı ve yerini kimseciklere söylemediği o bankta manzarasını izleyecek ya da hayatından yirmi dakika ve biraz enerji sarf edip bugün de gerçek bir şeyler yazabilmek için şansını deneyecekti. Nihayet kararını geri dönmekten yana kullandı. Yol boyunca tek yaptığı “Zaten hiçbir şey yazamıyorum. Eve geri dönmem zaman kaybından ibaret.” diye hayıflanmak oldu. Kendi özgür seçimlerinden kendisi rahatsızdı. Âdeta kendiyle düşmanlaşıyordu.

Banka varacak son köşeye yaklaşınca “Ya bir başkası oturuyorsa!” korkusu kapladı içini. Oradan belli belirsiz bir gürültü geliyordu ama bunun bankta oturan birinden mi yoksa yalnızca köpeğini gezdiren bir ihtiyardan mı geldiği hâlâ soru işaretiydi. Son köşeyi de döndüğünde bankta oturan çiftin kalkmak üzere olduğunu gördü. Sanki oturup yazı yazabilmesi için boşalıyordu bank; evren, kalemi için kaybettiği yirmi dakikayı ödüllendiriyordu.

Fazla zaman kaybetmeden oturdu sıcak bankına. Önce sırt çantasını, sonra ceketini çıkarıp bir saat ustası istifiyle yanındaki boş alana yerleştirdi. Çantasının büyük gözünden not defterini çıkardı, kucağına bıraktı. Ardından çantanın bir kenarından su şişesini çıkarıp bir yudum içiverdi. Diğer kenarından da kahve termosunu alıp toprak zeminin en düz yerine koydu. Son olarak defterinden kaldığı yeri açıp gömlek cebindeki kalemle o günün tarihini, sayfanın en üstündeki tarih için ayrılmış bölüme attı. Artık her şey tamamdı; öyleyse yazmaya başlayabilirdi.

Metnine başlayacak bir cümle bulamayınca önündeki kocaman kanola tarlasına uzun ve düşünceli bakışlar atıp gördüklerini yazmaya başladı. O kadar uzun bakmıştı ki tarlaya, insanların bulutlarda gördüğü şekilleri, kanola çiçeklerinde görmeye başlamıştı. Harflere benziyordu çiçekler: Soldaki ‘A’, hemen yanında ‘E’, şu uzaktaki de ‘L’ sanki…

Çiçeklere bakışını kıskanmış olacak, bir bal arısı kondu yanı başına. Önce biraz bakıştılar. Çok geçmeden dillendi arı: “Sen de görüyorsun değil mi?”

Karşılık vermekte gecikmedi: “Ben de mi görüyorum? Neyi?”

“Harfleri… Harfleri sen de görüyorsun. Biliyorum. Sen de bizim gibi bakıyorsun çiçeklere.” dedi bal arısı. 

“Ben… Ben yalnızca bazı şekillere benzettiğimi sanmıştım.” diye cevapladı usulca.

Bal arısı; “Hayır, hepsi gerçek. Her çiçeğin kendine özgü harf polenleri vardır. Bu sayede alırlar kendi harflerinin şekillerini. Mesela ‘A’ çiçeğinde ‘A’ polenleri var. ‘H’ çiçeğinde ‘H’, ‘K’ çiçeğinde ise ‘K’ polenleri…” deyince sormadan edemedi: “Ne demek oluyor bu?”

Arının cevabı oldukça ilginçti: “Ne zaman bir harf yazmaya kalksan bir arı polen konduruyor kalemine. Kimi zaman ben, kimi zaman arkadaşlarım…”

“Her yazdığımda yanıma gelseniz fark ederdim değil mi?”  diye sordu bu defa.

Arının cevabı ne kadar da düşündürücüydü: “Aslına bakarsan, hayır! Bizi görmen o kadar da basit değil. Yalnızca evren sana doğru zaman ve yeri bahşettiğinde görebilirsin. Bunu bir ödül gibi düşünebilirsin: Gerçekten yazmak istediğinde, biraz da sabrettiğinde verilir. Oysa bizler hep buradaydık, o harflere benzettiğin çiçekler de… Her neyse, artık bizi ve harfleri görebildiğine göre gerçek bir şeyler yazma vaktin gelmiş demektir…”

Son cümlesini de söyledikten sonra gözden kayboldu arı.

İçine düştüğü şoku hâlen tam anlamıyla atlatabilmiş değildi. “Gerçek bir şeyler yazmak!” ile ne demek istemişti arı? Şimdiye kadar iyi bir metin çıkaramadığının o da farkındaydı ama artık hazır mıydı buna?

Biraz daha önündeki harf tarlasına derin derin baktıktan sonra kendine geldi. Oturuşunu düzeltti ve kahvesinden bir yudum almaya yeltendi. Oysa aradan termosunun içini bile soğutmaya yetecek kadar vakit geçmişti. Yolda yaşadığına benzer bir panikle kalemini aramaya koyuldu. Çimlerin üzerinde bulunca yavaşça kaldırdı; elinden kaydığını fark etmemişti bile. Başını öne eğdi, kalemini deftere yaklaştırdı ve derin bir nefes aldı. Başını tekrar kaldırıp çiçeklerden ‘B’ harfini seçti ve ilk harfini kâğıda bıraktı. Seçtiği çiçeğe dikkat kesildi. Nokta kadar da olsa bir arının hafifçe konduğunu görebiliyordu. Çiçeğin içerisinde biraz hareket ettikten sonra her saniye büyüyen bir noktaya dönüştü. Ve nihayet arı görünümünü aldı. ‘B’ çiçeğinden topladığı polenleri bütün dikkatiyle kalemin ucuna bıraktı…

Tamamen kâğıda odaklandığından arıları görmüyordu ama vızıldamalardan polenlerin kalemine kondurulduğunu anlayabiliyordu. Kafasını kaldırdı, bir kelime daha seçti, bir kelime daha ve bir kelime daha… Artık kalemi defterinde dans ediyordu âdeta. Hiç zorlanmadan yazmaya devam ediyordu. Üstelik bundan keyif dahi alıyordu.

Sonunda vızıldamalar birer birer kesilmeye başladı. Artık son harflerini yazıyordu ve iyice yavaşlamıştı. Saatler sonunda emin bir ‘İ’ poleniyle bitirmişti metnini. Akşam vakti yaklaşırken kızıla çalan havayı seyrediyordu ki kanola çiçeklerinde bir hareket sezdi. Gözlerini kısıp dikkatlice baktı: Harfler yok oluyor, çiçekler tekrar eski hâline dönüyordu. Harfleri tekrar görebilmek umuduyla gözlerini ovuşturmaya başladı. Ovuşturuyor, tekrar bakıyor, daha sert ovuşturuyor, daha dikkatli bakıyordu… İşe yaramayacağını bilse de bu hareketini çaresizce birkaç dakika daha devam ettirdi.