Çeviri: Abdulaziz RAHİM

Bu yıl da alaca düvemiz kısır kaldı. Babam: “Artık olmadı. Çocuklarım, süt gelecek diye beklemekten gözleri kapıda kaldı; bu uğursuzu kesip yerine bir şeyler yapacağız.” dedi.

Ertesi gün, sabahın pek erken saatinde evimize kasap geldi. “Hayvan kesen adam çok heybetli olur.” derler ama pek de öyle değilmiş. Siyah basmadan yapılmış bir entari giymiş, hareketleri çevikçe olan bir ihtiyardı. Kaşları kalkık, sakalı ve bıyığı bembeyazdı. Doğrusu gözleri biraz alacalıydı, o alacalı yerlerinde de hafifçe kan toplanmıştı. Onunla çekinmeden tokalaştım. Zaten korkulacak bir hâli de yoktu. Kendisi de oldukça şakacıydı; her lafına bir espri katar, güldürürdü.

Yemekten sonra babam düveyi getirmemi söyledi. Kendisi ise sundurmanın altında kazma ile çukur kazmaya başladı. Ben de yemliğe doğru yürüdüm. Yolda bir zamanlar gözüme bela gibi görünen düveye acıyarak gidiyordum. İçim sızladı, gözlerimden yaşlar aktı. Hayvanı getirip teslim ettiğimde kasap dede, dörde katlanmış renkli heybesinden kirli bir bez çıkarıp beline bağladı. Bu da onun önlüğü olsa gerek. Ardından iki üç bıçak çıkarıp kurşuni renkteki demire “Hış, hış!” diye bilemeye başladı.

Titreyen ellerimle düvenin ipini babama uzattım ve geri çekildim. Sundurmanın yanındaki ahırda gözlerimi sımsıkı yumup kulak kesildim. Birden kasap dedenin “Hah!” deyişi, ardından gelen “gürs” sesi ve biraz sonra duyulan boğuk hırıltı… Off! Tüylerim diken diken oldu.

Ahırdan korka korka çıktığımda kasap dede hayvanın derisini yüzüyordu. Nedense korkum yavaş yavaş kayboldu. “Gel buraya evladım!” dedi ve ekledi: “Al, şu bacağını tut.”

O zaman da korkmadım. Yardım etmeye devam ettim. Babamla annem de bize katıldılar. Kasap dede şiddetle öksürüp bir kenara tükürdükten sonra; “Gelin, sıcak su hazırlayın.” dedi.
Annem, “Tamam, hemen…” diyerek mutfağa geçti. Bu sırada babam da talimat aldı: “Toşvoy, kanı temizlemek için bez, bağırsaklar için de bir leğen getir.”

“Tamam, tamam!” diye karşılık verdi babam. 

Kasap dede etrafına bir göz attıktan sonra bıçağı hayvanın butuna vurdu. Koyun başı büyüklüğünde bir et parçası kesip yakındaki açık duran heybenin gözüne tıkıştırdı. Şaşkın şaşkın baktım.

“Şaşırma evladım! Sol böğründe haram yağı olur, onu köpeğim için kestim.” dedi.

Ben, “Köpeğiniz mi var, dede?” diye sorunca hemen cevapladı: “Var evladım. Adı da Köktay!”

“Adı güzelmiş, iyidir ha?” 

Kasap dede köpeğini öve öve boynundan, omzundan, bir iki yerinden daha “haram” dedikleri kısımları kesip heybesine attı. Babamla annem sıcak suyu ve bezleri getirdiler. Kasap dede nedense artık “haram yeri” bulamaz oldu. Kısa sürede et üç parçaya ayrılıp verandanın tavanına çakılmış kancaya asıldı.

Kasap dede, “Bu da komşumuz Hamrobey’e.” diyerek iki kilo kadar eti ayrı bir beze sardı. Kan çukurundan bıçağın ucuyla bir şeyler aldı. Sonra bağırsakları toplarken, “Bunlar da köpeğimiz için.” dedi.

Her şey heybenin içine dolduruldu. Baktım ki benim oralarda dolaşan Olapar’ıma hiçbir şey kalmıyor.

“Kasap dede, şu “haram yerlerden” benim köpeğime de biraz kesseniz ya…” dedim.

“Vah evladım, vah!” dedi, babama ve anneme bakarak. “Senin köpek şu çukurdaki kandan bile doya doya içer.” diye devam etti.

Bir şey demedim. Düşüncelere daldım. Kasapların köpeğine ne keyifli hayat; yediği hep et. Benim Olapar’ıma da o kadar et düşseydi ya… Ah…

Kasap dede, iki gözü dolu heybesini babamın getirdiği eşeğin sırtına atarken tembihledi: “Eti kasaba verip paraya çevirdikten sonra yarın çocuğu gönder, komşudan etin parasını alıp vereyim.”

İki gün sonra kasap dedenin evine gittim. Doğrusu paradan çok Köktay’ı görme isteğiyle gitmiştim. Dış avluya girer girmez, sundurmanın altında burnunu ön ayaklarına dayamış, bir kulağı kesik bir köpek gözüme ilişti. İlginçtir, geldiğimi bile fark etmedi. İçeriden atlas elbiseli, biraz kilolu bir kadın çıktı. Kasap dedenin kızı sanmıştım, meğer karısıymış. Tabaktaki kemikleri köpeğin önüne boşalttı, bana aldırış etmeden içeri girdi.

Köpek kemikleri kemirmeye başladı.

İşte o zaman Köktay’ı gördüm. Bu köpek değil… Eğer öyleyse, benim Olapar aslan sayılır. Karnı içine çökmüş; tüyleri kir pas içinde, kaburgaları sayılıyor. Bu da köpek mi? Hayır, bu resmen cılız bir yavru… Dur bir dakika! Dün kasap dede “haram yeri” diye kestiği etlerin hiçbiri kemikli değildi ki… Yazık o etlere, yazık! Keşke o kadar et benim Olapar’ıma düşseydi… Ah!

İç kapıdan iki adım ilerleyip seslendim: “Hey, kasap dede!”