Kesme tahtasının üzerindeki bıçak, bir giyotin gibi sertçe inip kalkarak mutfağı, duyguların savaş alanına çeviriyordu. Soğanın kıyılması ve ortaya çıkan koku, Zehra’nın bahane arayan sulu gözlerinin âdeta imdadına yetişiyordu. Bıçağın tahtanın üzerindeki ritmik hareketleri, sallanan boş bir beşiğin düzenli gıcırtısı gibi genç kadının şakağına vuruyordu. Uzun süredir her söz ve her nesne, onun iç dünyasındaki yaraları sızlatmak için üzerine üzerine geliyordu.

Ocakta, mutfağın havasını ağırlaştıran çorba kaynarken yükselen buhar, camları sisli bir perdeyle örtüyordu. Zehra, elindeki kepçeyi, tencerenin dibine sanki bir kuyu kazıyormuşçasına daldırıyordu. Bunu yaparken aslında içinde fokurdayan yanardağı sakinleştirmeye çalışıyordu.

Salonda eşiyle kayınvalidesinin her zamanki sohbetlerine, içindeki alışılmış sesler eşlik ediyordu. Mutfak masasının kenarındaki pürüzlü ahşapta parmağını gezdirirken, zihninin karanlık dehlizlerinde yine bir türlü bitmeyen o tiyatro sahneleniyordu. Hiçbir zaman başrol oyuncusu olamadığı bu sahnenin basit bir figüranıydı. Sonu belli olan bir oyunda her gün yeniden rol alıyordu. Her geçen gün dekorların dahi kendinden daha değerli olduğu bu sahnede artık bulunmak istemiyordu. Zihnini içeridekilerin iflah olmaz seslerinden soyutlayamıyor, kendisiyle ilgili söylenen her sözle, yükü daha da ağırlaşıyordu.

İki yıldır süren tedaviler, gri boyalı hastane koridorlarında tüketilen umutlar ve son tahlil sonucunda doktorun o buz gibi bakışı:

“Tıbbi olarak artık mümkün görünmüyor!” 

Bu cümle, onun bütün hayallerini, dibi görünmez  bir boşluğa bırakmıştı.

Artık arkadaşlarıyla da eskisi gibi görüşemiyordu. Hepsi çoluk çocuğa karışmıştı. Çevresinden meraklı bakışlar, sonu gelmeyen sorular ve tavsiyeler hiç bitmiyordu.  Dışarıya dahi çıkmak istemiyor, kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu. Geceleri eşi uyurken, o  karanlık dehlizlerde ve sessiz feryatlarıyla baş başa kalıyordu. Sessizliğe karışan acı gözyaşları, yastığının kenarında iz bırakırdı. Zehra, bu zehirden geceleri, âdeta bir ibadet gibi gizli yaşardı. Selim, bu durumu çoğu zaman fark eder; uyanır, elini onun omzuna koyar, gözlerine bakar ama bir şey söyleyemezdi. Zehra, eşinin bu yası yaşaması için ona alan açtığını bilirdi. Aralarında adı konmamış gizli bir anlaşma vardı. Bu durum, Zehra’nın içindeki kederi azaltmak yerine daha da derinleştiriyordu. Kocasının, elinden gelen her türlü maddi ve manevi desteği ondan esirgemediğini biliyordu. Bu yüzden ne ona bir şey söyleyebiliyor ne de kendine söz geçirebiliyordu.

Kayınvalidesinin ve kocasının fısıltıları, çorba buharının içinden sızıp zihnindeki o karanlık odada devasa yankılara dönüşmeye başladı. Bir anda kendini  mahşerin mahkemesinde buldu, ne feryadı duyuluyor ne de ona bir el uzatan oluyordu. Çaresiz ve tek başınaydı. Salondan bütün korkuları kışkırtan mil sesleri geliyordu; düzenli, sert ve kararlı. Kayınvalidesi, elindeki örgüye ara vererek oğluna tok bir sesle; “Vakit iyice geçti Selim.” dedi. “Zaman akıp giderken insanın elinde bir avuç kuru daldan başka bir şey kalmıyor. Senin de hakkın değil mi? Ne zamana kadar böyle sessizliğe bakıp duracaksın? Bu dilsiz duvarlar adamı çürütür.  Benim gözüm toprağa bakıyor. Şöyle meyvesini verecek, cıvıl cıvıl, hayat dolu…”

Annesi sözünü bitirmemişti ki Selim’in cevabı, bir kabullenişin iç çekişi gibi döküldü: “Biliyorum anne! Ama ne yapabilirim ki? Kuraklık işte! Bir yanı kurumuş, artık can vermeyen bir şeyi zorlamak beyhude. Ben de yoruldum artık bu boşluğa bakmaktan, bir mucize beklemekten. Her şey olacağına varırmış!”

“Kuraklık!”

Zehra, bu kelimeyi dudaklarında eze eze sessizce tekrar etti. Kendi bedenini, içi boşalmış, suyu çekilmiş bir kuyu gibi hissetti. Parmakları da vücudu gibi kaskatı kesilmişti, neredeyse  elindeki kepçenin sapını un ufak edecekti. Ocağın başında ne yapacağını bilemez bir vaziyette donakaldı. Düşünceleri, kafatasını çatlatacak seviyede, mutfağın duvarlarına çarpıp tekrar beynine dönüyordu. Yıkılmamak için mutfak tezgâhına iyice tutundu. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Bu durumu sık sık yaşadığı için kendince böyle geçici çözümleri vardı. 

Hanife Hanım’ın mil sesleri tekrar hızlandı: “Gençliğine yazık oğlum. Bir filiz olsa, bir yeşillik gelse her şey değişir. Bu verimsizlikle ömür geçmez. Meyvesiz ağacı ne yapacaksın evlat? Olmuyorsa toprağını değiştir!”

“Başka bir toprak…” 

Zehra bu kelimeyi duyduğunda göğüs kafesinin iyice daraldığını hissetti. Salona gitmek, bir şeyler söylemek istiyor ama eksikliği ayaklarına pranga olmuş, bir yere kıpırdamıyordu. Zihninde canlanan sahnede, Selim’in başka bir kadının, “verimli bir toprağın” elini tuttuğunu gördü. Hırsla mutfaktan fırladı. Gözyaşları yanaklarını yakarken salona bir ateş fırtınası gibi daldı. Her şeyi göze almıştı.

“Yeter artııııık!” diye bağırdı, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. “Bana, bu kısırlığımla daha fazla zulmetmeyin! Madem verimsizim, madem bu yuvayı kuruttum, Selim, git! Hangi taze toprakta filizleneceksen, kiminle meyve vereceksen git ona! Yeter artık yeter! Ben de bir insanım!”

Öyle ağlıyordu ki vücudu zangır zangır titriyordu. Kendini kontrol edemez olmuştu. Bütün bunları söylemek onun için yavaş yavaş gerçekleşen bir ölüm seremonisi gibiydi çünkü eşini çok seviyordu.

Selim koltuktan fırladı, yüzünde büyük bir şaşkınlık ve korku vardı. Hanife Hanımın ise beti benzi atmıştı. Elindeki hırkayı kucağına düşürdü, ne yapacağını bilemez bir vaziyette oturduğu yerden kalkamadı, gözlüklerinin üzerinden Zehra’ya öylece bakakaldı.

​Selim,  karısına doğru bir adım atarak her zamanki sakin sesiyle; ”Zehra! Ne diyorsun, canım benim?” dedi. Eşini sakinleştirmek için ona sarılınca, karısı hıçkırıklarla olduğu yere yığıldı.

“Duydum, hepsini duyduuuum!” dedi ve devam etti: “Başka bir yol dediniz, bu kuraklıkla ömür geçmez dediniz! Oysa ben seni o kadar çok sevmiştim ki… Allah beni böyle yarattıysa, kısır olmak benim suçum mu?”

Hanife Hanım, kuru kuru yutkunmaya çalıştı. Kötü bir şey olmasından korkuyordu, titreyen elleriyle kucağındaki hırkayı düzeltti. Bakışlarını önce oğluna, sonra gelinine çevirdi. Odada öyle ağır bir sessizlik oldu ki sadece duvardaki saatin sesi duyuluyordu. Yaşlı kadın, oğlunun yuvasının bozulmasını istemiyordu; o yüzden ne bir ses etti ne de yerinden kalkabildi. Başı önünde, farkında olmadan hırkanın yakasına kondurduğu mor menekşe motifini okşuyordu.

​​Selim yavaşça karısının yanına çöktü, titreyen ellerini tuttu. “Zehra, canım benim. Biz arka bahçedeki o yaşlı elma ağacından bahsediyorduk.  Sen de biliyorsun ki bahçenin toprağı, killi toprak ve çok sertleşmiş; ne diksek tutmuyor. Ben de ‘Yoruldum bu bahçeyle uğraşmaktan.’ dedim. Annem, ‘Gerekirse toprağı tamamen değiştirelim, bahçenin köşesine yediveren gülleri dikelim. Şeftali, sonra yeşil, beyaz ve kırmızı elma fidanları getirtelim; bu bahçeyi beraber şenlendirelim.’ diyordu.”

Hanife Hanım, gözleri dolarak; “Kurban olduğum kızım, ben senin kalbindeki o bahçeyi bilmez miyim? Ben sadece oğluma eli oyalansın, toprakla dertleşsin diye bir uğraş arıyordum.” dedi.

Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Zehra, kendi zihninin içinde oluşturduğu o zehirli ve karanlık ormanın içinde nasıl da kaybolduğunu gördü. ​Az önce duyduğu bütün kelimeler, zihnindeki değirmende un ufak olmuş ve şimdi toz hâlinde salondaki mobilyaların arasında, havada asılı kalmış birer hayalet gibi görünüyordu.

Selim, karısının ellerini biraz daha sıkı tutup gözlerinin içine bakarak sevgiyle seslendi: “Bazı geceler yastığına gözyaşlarını akıttığını ben de biliyorum. İnan ki ben de senden farklı değildim ama senin yükünü hafifletmek için gözyaşlarımı hep içime akıttım. Seni, o sessiz karanlıklarda yalnız bırakmak istemiyorum artık. Gel, o bahçeyi beraber kazalım. Meyvesini yiyemeyecek olsak da gölgesinde beraber yaşlanalım. Ne dersin?”