İnsanlık olarak büyük bir ilerleme olacağı vehmine kapılarak yola çıktık; gürleyen motorlar, yükselen kuleler ve ekranlara sığdırılmış yapay dünyalarla dolu bir trenin içinde.

Bu hızın büyüsüne kapıldıkça, gözden çıkardığımız ilk şey, ruhun sessizliğiydi. Farkında olmadan, en değerli olanı -kalbin yükünü, ruhun sığınağını, insan olmayı- ardımızda bıraktık.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda, rayların kenarında unutulmuş bir iz var: Biz.

Teknolojinin ışıklarıyla süslenmiş bir gidiş kaldı elimizde ama bu gidişle birlikte, geri dönüşü olmayan bir uzaklık da büyüdü içimizde. Yol aldıkça eksildik, çoğaldıkça yalnızlaştık. Bu yalnızlık artık yalnızca çevremizde değil; insanın kendi içine çekildiği, ismi konmamış bir boşluk hâline geldi. Sözde bir çağ atladık ama o atlayışla birlikte, içimizdeki insanı göz göre göre uçurumdan aşağı bıraktık.

Evler büyüdü. Odalar genişledi, koridorlar uzadı, salonlar ferahladı. Fakat bu ferahlığın tam ortasında, insanın nefesi daraldı. Duvarlar, içine sayısız nesne aldı; raflar doldu, çekmeceler taştı, ışıklar daha parlak, koltuklar daha yumuşak oldu. Fakat aynı evin bir köşesine birlikte susarak oturabilecek iki insan, her geçen gün azaldı. Çünkü eşya çoğaldıkça paylaşma azaldı, sahip olma arttıkça bölüşme unutuldu.

Bir zamanlar bir bardak çayı ikiye bölen dostluk, şimdi ayrı odalarda ekranlara gömülmüş yalnızlıklara dönüştü. Köşeler dolu fakat her köşede görünmeyen bir boşluk var: Adı konmamış bir eksiklik. Çünkü evleri dolduran şeyler, insanın içini doyurmuyor. Eşyaların hükmü arttıkça ses azaldı, dokunuş silindi, bakışlar buharlaştı. Mekân genişledi ama içler daraldı. İnsan, kendi evinde sessizce kenara çekildi.

Ekranlar büyüdü. Renkler keskinleşti, çözünürlükler arttı. Her şey daha fazla görünür hâle geldi ama gözün asıl kıymeti silindi. Çünkü bakışın taşıdığı anlam kayboldu. Artık görmüyoruz, sadece maruz kalıyoruz. Camlar arasında sıkışan gözler, karşısındaki insanı değil; yalnızca kendine yansıyan bir yorgunluğu seyrediyor. Oysa bir zamanlar uzun uzun bakmak, sessiz bir güvenin ve derin bir bağın işaretiydi. Şimdi bakışlar kaçıyor, camın yüzeyinde kayıyor, kalbe değmeden geçip gidiyor. Temas artık bir jest değil, bir yanılsama. Camın ardında yalnızca kendi yansımasına bakan gözler kalıyor. Göz hâlâ yerinde ama görme duygusu başka bir çağda kaldı sanki. Çünkü insan, gözden kaybolduğunda değil de bakıştan düşürüldüğünde gerçekten yalnız kalıyor.

Zaman, elimizden kayıp giden bir ırmak gibi hızlandı; ne tutabildik, ne içinde yaşadığımızı fark edebildik. Takvimler doldu, saatler daraldı, anlar ezildi. Her şey artık bir yerlere, mesajlara, bildirimlere, çağrılara yetişmekle geçiyor. Fakat bu telaşın ortasında, insanın insana varışı sessizce silikleşti. Bir tebessümün önünde durmak ve gözlerde soluk bir sıcaklığa takılı kalmak, “verimsizlik” sayıldı; törpülendi, unutuldu. Oysa bazen sadece bir dostun bakışında, bir çayın buğusunda, bir tebessümün ucunda durmak gerekirdi. Ama hızlandıkça uzaklaştık; yalnızca birbirimizden değil, kendi iç ritmimizden de. Öyle ki bazen insan, bütün bir ömrü, duramadığı bir anın sessizliğinde yitiriyor.

Konuşmalarımız çoğaldı. Bildirimlerimiz çınlıyor, sesler üst üste biniyor, kelimeler ardı ardına dökülüyor. Herkes bir şey söylüyor ama kimse kimseye ulaşmıyor. Cümleler kuruluyor fakat çoğu bir anlam taşımadan yere düşüyor. İçi boş birer yankı gibi havada kayboluyor. Çağın sesi çok ama sözü az. Ondandır ki kelimesi bol lâkin kalbi yok. Konuşmak bir aktarıma, yakınlık ise yalnızca bir görüntüye dönüşmüş hâlde. Ve biz, sonunda temas etmeyi unuttuk. Elimiz birbirine uzansa da aramızda görünmeyen duvarlar örülü. Yumuşak bir bakışın yerini dijital bir ikon, omuza dokunan dostluğun yerini çevrim içi bir bildirim aldı.

Söz hâlâ var ama ses artık yalnız. Çünkü gerçek temas yalnızca kelimeyle değil; niyetle, suskunlukla, içten bir yankıyla kurulur. Dışarısı çok sesli şimdi ama içimizde yankısını bile bulamayan bir sessizlik dolaşıyor; kalabalığın ortasında fark edilmeden geçen bir yalnızlık.

Her şey yakınlaştı. Mesafeler eridi, ekranlar avuç içine sığdı, mesajlar bir nefes mesafesine düştü. Artık birini aramak gerekmiyor, yalnızca dokunmak yeterli. Yürümeye lüzum kalmadı. Parmak uçlarımız herkese ulaşıyor ama kalbe hâlâ varmıyor. Ne tuhaf ki hiç bu kadar yakın olup da bu kadar ayrı düşmemiştik. Kalpler, bağlantı sinyallerinden mahrum; yakınlık ise yalnızca piksellerde titreyen bir hayale dönüştü. Aynı masada oturuyoruz ama aynı cümlede buluşamıyoruz. Yan yanayız belki fakat birbirimizin içinde değiliz. Fiziksel mesafe kapandı. Ancak ruhsal mesafe görünmeyen bir uçuruma dönüştü. Ve insana en ağır gelen yalnızlık, kalabalığın içinde anlaşılmamaktır. Şimdi herkesin birbirine yakın olduğu ama kimsenin erişemediği bir tenhalığın tam ortasındayız.

Çağımızın görünmeyen mimarları plastik, beton ve veri olarak sayılabilir.  Plastik, her şeyi kolaylaştırdı ama hiçbir şeyi hatırlanmaya değer kılmadı. Beton sağlamdı fakat içine ruh sızmamış hiçbir yapı uzun ömürlü olamadı. Ve veri… İnsanı rakama, sevgiyi tıklamaya, dostluğu bir bildirim sesine dönüştürdü. Nesneler artık doğadan değil, yapaylıktan türüyor. Evler taşla değil, yalıtılmışlıkla örülüyor. İlişkilerse kalpten değil, sistemin onayından geçerek kuruluyor. Tükettiğimiz her an, bir ambalajın içinden çıkıyor; konuşmalar algoritmaların gölgesine düşüyor, dostluklar bağlantı hızına mahkûm ediliyor. Plastik, beton ve veri — artık yalnızca birer malzeme değil, içten içe çürüyen bir medeniyetin sessiz çanlarıdır. Çünkü eşyanın hüküm sürdüğü yerde, ruh ya susar ya da kapının dışında bırakılır.

Dostluk bir vakitler zamanla mayalanırdı; suskunluklardan geçer, bakışlarda derinlik, sükûtta güven kazanırdı. Hatıraların yerini etiketler, omuz omuza verilen mücadelelerin yerini ise saniyelik gönderiler ve anlamdan yoksun emojiler aldı. Bağ kurmak artık bir teknoloji pratiği. Oysa insanlık bağı, sinyalle değil sükûttan, bakıştan ve ortak sessizlikten doğar. Sosyal medya her şeyi yakınlaştırdı ama yakınlığı un ufak etti. Böylece görünür olan çoğaldı fakat hissedilen azaldı. Zira samimiyet, algoritmalarla değil; zamanla, sabırla ve birlikte susulan saatlerle filizlenir. Şimdi “arkadaş listesi” denen dijital kalabalığın ortasında, gerçek dostluk derin bir yalnızlık gibi susuyor. Kalpler hâlâ yerinde ama birbirine açılmaya, birbirinde konaklamaya cesaret edemiyor. Çünkü paylaşmak kolaylaştıkça, armağan olma vasfını kaybediyor; kalpten gelen şey, artık yalnızca gerçek kıymete ulaşıyor.

Ellerimiz cihazlarla, bağlantılarla, işle, sesle ve göz alıcı eşyalarla dolu şimdi. Sürekli meşgulüz. Her şey elimizin altında ve erişilir, taşınır, tüketilir hâlde. Ama içimizde adı konamayan bir eksiklik, sessizce büyüyor. Bu artık kalabalıkta yalnızlık değil; bolluğun tam ortasında sessizce tükenmek. Eşyaların parıltısı göz kamaştırıyor ama insanın yüzü solgun, bakışı silik, sesi kendi yankısını bile bulamıyor. Çünkü eşya arttıkça insan çekiliyor, taşıdıklarımız çoğalıyor ama içten içe paylaştıklarımız soluyor. Belki de bu çağın en derin yoksulluğu, bir ruha dokunamadan yaşayıp gitmenin sessiz matemidir. Şimdi eşiğinde durduğumuz bu çağ, eşyadan yana gösterişli ama insandan yana mahzun. Ve ruh için hâlâ bir yer yok. Galiba onun nasibi, bu devrin en uzak köşesinde bir sürgündür.