Şimdi harap hâlde olduğuma bakmayınız efendim. Ben de ezelden beri böyle değildim elbet. Böyle boyaları dökülmüş, döşemeleri çökmüş, kiremitleri çürümüş, bahçesini çalılar bürümüş bir virane değildim. Bir zamanlar bu semtin en alımlı, en cici eviydim. Ne zaman mı? Bundan on küsur sene önce. Verandada oturan, sırtı bükülmüş, kederle kavrulmuş şu kadın —Güzide— bu hâle düşmeden önce. Ruhu çekilmiş, canlı bir cenazeye dönüşmeden önce. Baksanıza hâline; günlerdir tarak yüzü görmeyen saçları karmakarışık olmuş, atılmış yünlere dönmüş. Çökük omuzlarındaki eski lacivert şalın ilmekleri kaçmış, rengi atmış. Saatlerdir masada duran kahve fincanının kirli ağzında yuvarlaklar çizen ince parmakları, bakımsızlıktan çatlayıp nasırlaşmış. Bu âlemden tamamen kopmuş gibi dalgın, gri bulutlar altında çalkalanan denizi seyrediyor.

Oysa eskiden böyle miydi? Daha çiçeği burnunda, tazecik bir fidandı onu ilk gördüğümde. Yeni nişanlanmıştı. Nişanlısı Mahir ile birlikte, düğünden sonra oturacakları mutluluk yuvasını arıyorlardı. Derken bir gün, beni görmeye geldiler. Bahçemin kapısından girdikleri an bugün gibi aklımda; Güzide’nin sarı çiçekli, beyaz elbisesi ve çocuksu sevinci. Mahir’in gülümseyen gözleri, nazik sesi. İkisi ayrı ayrı ve ikisi birlikte ne kadar güzellerdi!

Onlar da beni güzel bulmuş olmalı ki çok geçmeden satın aldılar. Daha üzerinden kumaş ve boya kokusu çıkmamış yepyeni eşyalarını getirip özenle yerleştirdiler bütün odalarıma. El emeği, göz nuru ile işlenmiş zarif çeyizleri ile süslediler her köşemi. Bahçemi çiçeklerle donattılar, rengârenk yaptılar. Hayat getirdiler bana, aşk getirdiler. İki geldiler, dört oldular. Yirmi iki ay arayla doğan iki toraman oğlanı büyüttük hep beraber. Akşam olup da çocuklar uyuyunca, bir kanepede diz dize oturup ettikleri tatlı muhabbetleri dinledim yıllarca. En çok da tanıştıkları günün hikâyesini sevdim.

***

Güzide, vitrininde rengârenk ve el yapımı ahşap oyuncaklar dizili olan dükkânın kapısından çekinerek girdi. Burnuna ıhlamur tahtasının hafif, tatlımsı kokusu geldi. Camdan sızan ılık güneş ışığında ahşap tozları döne döne uçuşuyordu. Şöyle bir etrafına bakınca, dükkânın arka tarafında, tezgâhın üzerine eğilmiş kumral bir baş gördü. Usul usul yaklaştı. Kumral başın sahibi, bütün dikkatini önündeki işe vermişti. Kusursuz bir iş çıkarmaya çalıştığı, kısılmış gözlerinden ve büzülüp toplanmış dudaklarından anlaşılıyordu. Kendi tasarımı olan bir Anadolu gelini modeli üzerinde çalışıyordu. Al yanaklı gelinin leylak rengi kaftanına altın yaldızlı desenler çizmekle meşguldü. Güzide’nin “Affedersiniz!” diyen yumuşak sesini duyunca başını kaldırıp gülümsedi. Büzülmüş dudakları açıldı, bir sıra diş inci gibi meydana çıktı. İki yanağında iki derin gamze belirdi. Çalışırken hafifçe dağılan kumral perçemi alnına düştü. Uzun kirpikli ela gözlerinde ikindi güneşi ışıldadı. O an Güzide’nin sol yanında kelebekler kanat çırptı, kuşlar havalandı. Nefesi tutuldu. Oraya niye geldiğini unuttu. Neden sonra Mahir’in, “Buyurun, ne arzu etmiştiniz?” diyen sesiyle kendine geldi. Ablasının kızına bir bebek alacaktı. Gelmişken dükkânı yavaş yavaş gezip diğer oyuncaklara bakmaya da niyeti vardı. Yapamadı. Gözüne çarpan ilk bebeği satın alıp hediye paketi bile yaptırmadan hızla dükkândan çıktı. Kalsaydı sanki Mahir’in gamzelerine gömülüp ebediyen yok olacaktı.

Mahir de Güzide’den etkilenmişti. “Ne hoş bir kız. Ne kadar kendine has bir güzelliği var!” diye geçirdi içinden. Gerçekten de öyleydi. Bakır kızılı, dalgalı saçlarının çevrelediği beyaz yüzü melekleri andırıyordu. Küçük ve biçimli burnunun üstündeki mini mini çiller yüzüne bir çocuk duruluğu veriyor, kıvırcık kirpikli ve iri yeşil gözleri ise yosunlu sular gibi insanı içine çekiyordu. Ama niye böyle alelacele kaçmıştı?

Aradan haftalar geçti. Güzide Mahir’i bir kez daha görmek için çıldırıyordu. Bir iki kez dükkânın bulunduğu sokakta gezindi ama o kapıdan içeri tekrar girecek cesareti bulamadı. Karşı karşıya gelirlerse elinin ayağının dolaşacağından, yüzünün pancar gibi kızaracağından korkuyordu. Gelgelelim o güzel gülüşlü adamın da onu düşünüp düşünmediğini merak etmekten kendini alamıyor, öyle olmasını ümit ediyordu. Sonunda bir gün cesaretini topladı, kalbi göğsünden fırlayacak gibi attığı hâlde dükkânın önüne kadar geldi. Durup göz ucuyla vitrine baktı. Bakar bakmaz da ağzından bir “Aaa!” nidası çıktı. Vitrinde iri yeşil gözlü, kızıl saçlı, burnunun üstü çilli bir oyuncak bebek vardı. Başını çevirince, eşikte dikilip ona bakan Mahir’i gördü. “Bu bebek, yoksa…” diyebildi. Mahir, ışıklı ela gözlerini kısarak gülümsedi. “Ne kadar geç kaldınız!” dedi. “Tam bir aydır orada, onu fark etmenizi bekliyor.”

O günden sonra her şey yıldırım hızıyla gelişti. Çiçekler, tüller, ışıklar, renkler içinde bir masal yaşandı. Nişan, düğün hepsi birer rüya gibi geldi geçti. Genç evliler mutlu yuvalarına yerleşti.

***

Canım Güzide’m âdeta neşeli bir kelebekti. Sabah kalkar kalkmaz, denize bakan turkuaz renkli panjurlarımı açar, tuz kokulu deniz rüzgârlarını göğsüme doldururdu. Mis kokulu sabunlarla yıkadığı dantelli perdeler keyifle dalgalanmaya başlayınca neşeli bir şarkı tutturur, işlerine girişirdi. Akşam olup Mahir eve gelinceye kadar gelincik yaprakları gibi odadan odaya uçuşurdu. Neşe ve kahkahadan yapılmış pembe bir bulut gibiydi.

Mahir, karısının, bulunduğu yeri hayatla dolduran bu hâline âşıktı en çok. Bir de bitmek tükenmek bilmeyen hikâyelerine. Güzide’nin anlatacaklarının asla sonu gelmezdi. Mahalledeki oyunlarını, kedilerini, okul arkadaşlarını, yaz tatillerini; acı tatlı her şeyini büyük bir hevesle anlatırdı kocasına. Sonra da tatlı tatlı onu sıkıştırırdı: “Hadi n’olur, sen de anlat!” diye. Gece olup uykudan gözleri süzülene kadar muhabbetleri bitmezdi. Ben de o hikâyelerin mesut bir dinleyicisiydim.

Böyle saadet içinde akıverdi yıllarımız. İkisinin günbegün çoğalan rüya gibi aşkına şahit oldum. Onları tanıdıkça çok, daha çok sevdim. Hep beraber keyifle yaşayıp giderken de hayatın şu şaşmaz gerçeğini unuttum: “Keder ve bela her daim pusudadır. Kuytu ve karanlık köşelerden insanı gözetler, onun hiç beklemediği bir zamanda indirecekleri ağır darbeyi hesap ederler. Ve insan bu dünyaya doymaya değil, tatmaya gelmiştir.”

Güzide de Mahir’e doyamadı. Apansız bir kalp krizi, ruh eşini, can yoldaşını aldı elinden. Kelebeğim kanatsız kaldı, yaslara büründü. Çocukları onu yanlarına almak istediler, kabul etmedi. Mahir’in kokusuyla, hatırasıyla dolu evinden ayrılması söz konusu bile değildi. Yalan yok, ben de sevindim gitmediğine. Onun kadar ben de yanıyordum çünkü. Birlikte olursak birbirimize iyi gelir, iyileşiriz sandım. Ne çok yanılmışım.

Güzide kocasının kıyafetlerini dağıtmadı, resimlerini kaldırmadı. “Bunları gözünün önünde tutma, sana iyi gelmez.” diyenlere aldırmadı. Cenazeden sonra Mahir’in atölyesine gitti. Yarım bıraktığı oyuncakları alıp eve getirdi. Sonra yavaş yavaş boyaları, fırçaları, Mahir’in kullandığı türlü alet edevatı parça parça eve taşıdı. İlk başlarda tuhaf gelmedi bu hâli bana. Kocasının elinin değdiği her şey onun için kıymetliydi sonuçta. Ama günün birinde sokakta bulduğu kırık, pasaklı bir şemsiyeyi alıp eve geldiğinde içim bir tuhaf oldu. Yine de kötüye yormadım. Belli ki her yağmur yağdığında dükkâna Mahir’i almaya gittiğini; bir şemsiyenin altına sokulup el ele yürüyerek eve döndüklerini anımsatmıştı ona bu şemsiye. Mahir’in yanında şemsiyesi olsa bile bu âdet değişmezdi. Çünkü maksat ıslanmamak değil, yağmurun tadını beraber çıkarmaktı.

Ertesi gün eski, küflü bir beşik getirdi sokaktan. Mahir’in, ilk bebekleri için elleriyle yaptığı boncuklu beşiğe benziyordu. Yüreğim cız etti. Hissettim, bunun devamı gelecekti. Ve geldi de. Güzide aylarca, yıllarca sokakta bulduğu çer çöpü eve taşıdı. Mahir’le geçen mutlu zamanlarını bir parçacık dahi olsa çağrıştıran ne varsa kirli, paslı, eski demeden topladı; getirdi, üst üste yığdı. İçimde adım atacak yer bırakmadı. Mahir’den kalan boşluk öylesine büyüktü ki ne yapsa o boşluğu dolduramadı.

Bir zamanlar lavanta ve yasemin kokan odalarımı fareler bastı, böcekler sardı. Deniz rüzgârıyla oynaşan perdelerim yırtılıp sarktı. Panjurlarımın tahtaları eksildi. Dişleri yer yer dökülmüş karanlık ağızlara benzediler. Tarçınlı kurabiyelerle, vanilyalı keklerle, ağır ateşte pişen mis kokulu kahvelerle şenlenen mutfağım is tuttu, örümceklere yuva oldu. Binbir çiçekli bahçem kimsesizler mezarlığına döndü. Mahir’imle birlikte kahkahalar gitti; sesler, şarkılar gitti ama hatıralar kaldı. Güzide her gün saatlerce verandada oturarak o hatıraları birer birer tazelemeyi âdet edindi. Şimdi yine orada oturmuş, denize bakarken kim bilir hangi sevimli anıya geri döndü, hangi tatlı dakikayı yeniden yaşıyor?

Mahir’iyle senelerdir vedalaşamadı ama galiba benimle yavaş yavaş vedalaşıyor. Sağlığı yerinde değil artık. Belki de çok yakında sevdiceğinin yanına gidecek. Ben burada kimsesiz, yapayalnız kalacağım. Toparlanacak, tamir edilecek hâlim yok. Güzel kelebeğim uçtuktan sonra çok fazla ayakta kalacağımı da sanmıyorum. Fakat mahzun değilim; aksine mutluyum. Varlığım nasibine erdi. Bu odalardan, bu koridorlardan bir Mahir ile bir Güzide gelip geçti.