Değerli Okurlarımız,

Helezon dergisi olarak, yeni yılın ilk sayısına, “Yeni bir sene: 2024” sloganıyla “Merhaba!” diyoruz. Bu ifadeyi, siz de Meryem Tunca’nın zarif kaligrafi eserinde göreceksiniz. Yeni yıl demişken… Yeni, ne güzel bir sözcük! İnsana taze duygular aşılayan, canlı düşünceler ilham eden ve ruhuna hayat katan… Türevleri de kendinden farklı değil. Yeni baştan, yeniden, yenilik, yenilikçi, yenilik yapmak vb. gibi. Buradan yola çıkarak biz de “Yeni yılda, Helezon’la, yeni baştan, yenilikçi fikirlerle yeni adımlar atmaya var  mısınız?” diye sorsak cevabınız ne olurdu? 

Hatırlayacağınız üzere böylesi adımlardan biri de “Türkçenin İzini Sürenler” adlı projemizdi.  Bu bağlamda yeni sayımızın ilk sayfaları, bu projemizin dördüncüsü olan bir röportaja ayrıldı:  Elisabeth Nevyjel ile Türkçe Üzerine Söyleşi. Avusturyalı eğitimci ve yazar Elisabeth Nevyjel ile bu röportajı gerçekleştiren isim ise kendisi de velut bir yazar olan Niyazi Sanlı. Biz de 1948 yılında Viyana’da doğan ve çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Elisabeth Hanım’ı bu röportaj sayesinde tanıma fırsatı buluyor ve yaklaşık  40 yıl önce Türkçe öğrenmeye nasıl karar verdiğinin ve Türkçenin izini ne şekilde sürdüğünün hikâyesini öğreniyoruz. “Tanımak, anlayabilmek demek. Ben artık Türkiye’deyken kendimi yabancı olarak hissetmiyorum.” diyen Elisabeth Nevyjel’in, Türkçe için başka neler söylediğini merak eden herkes, bu keyifli röportajı kaşla göz arasında okuyup bitirecektir.  

Bizi, sade ve içten bir Türkçe yolculuğuna çıkaran bu röportajın ardından, Türkçeyi büyük bir ustalıkla kullanan bir şair olan Bahtiyar Vahabzade’nin; 

“Bu bahar okuma, n’olur, ey bülbül.

Zulmettir,

Yoluna ışık tutanın yok.

Şuşan ağlamakta, göçtü el oba

Tatlı nağmelerine ses veren yok.” mısralarıyla başlayan ve “Okuma Bülbül” diyen nağmelerine kulak verelim ister misiniz? Bu anlamlı ve güzel şiiri Türkçeye aktaran Erdal Karaman, ayrıca onun yazılış hikâyesine dair bilgi de vermiş.

Hangi mevsimde veya nerede olursa olsun, kimileyin bezginliğin, usanmışlığın had safhaya vardığı his seylapları yaşanmıştır, yaşanabilir de. Tıpkı “Okuma Bülbül” şiirinin serzenişlerinde olduğu gibi. Zaman zaman başka şairler de böylesi yakınmaları kalemlerine yansıtmışlar, yansıtabilirler de. İşte Emily Yaramış’ın “Bizarım” şiiri için de püsküllü levhanın saçaklarında demlenen bir vakte akseden duygularla kompoze edilmiş, diyebiliriz:  

kalpten süzülen sahte kelebek 

mıhlanmışcasına halkalarda sallandıkça 

köprüler kurmuş gezginler ağına 

sevinçten gelen saklılarda

Yaşınız ne olursa olsun, aranızda Mehmet Ali Birand ismini duymayan var  mıdır? O veya bu şekilde kulağınıza çalınmış olabilir. Ama bu tanıdık simanın arkasında nasıl bir portre duruyor? Gerisinde ne şekilde bir yaşam öyküsü bırakmış? Hızır İlyasoğlu’nun, Mehmet Ali Birand’ın vefat yıl dönümü vesilesiyle kaleme aldığı ve aşağıya küçük bir bölümünü aldığımız bu biyografi yazısı, onu gazeteci kimliğiyle birlikte bilmediğimiz yönleriyle de bize tanıtıyor:

 “Birand, 1985 yılında TRT 1’de politika, siyaset, uluslararası ilişkiler ve aylık haber konularını içeren 32. Gün adlı televizyon programını yapmaya başlar. Programa konuk ettiği yabancı devlet adamları ile dikkat çeken Birand, bu sayede yurt genelinde oldukça tanınan bir isim olur.”

Dergimizin sayfalarında görmeye alışık olduğumuz görsel şiirlere her sayımızda yenileri ekleniyor. Bu da postmodern dünyanın sanata getirdiği yeniliklerden biri sayılabilir. Bu ayki görsel şiir köşemizde Elif Özsoy’un “Elizabeth Zott Series #4 – Antagonist.” eserini görüyoruz. Bu güzel çalışmaya nasıl yorumlar geleceğini şimdiden merak ediyoruz. Neden mi? Çünkü görsel şiiri yorumlamak göründüğü kadar kolay olmasa gerek. 

Tahsîn-i Kelâm’ın kalemine sızan duygular, bu kez hece ölçüsünün kisvesine bürünmüş ve ortaya zevkle okunan bir şiir çıkmış: Külhan. Şiir, aşağıdaki dörtlüğünde görüldüğü gibi bütün dizelerine yansıyan duygu yoğunluğuyla ve imgeleriyle kendine özgü bir albeniye sahip: 

“Yağmur siciminden zülfün örmesi,

Bir çöl sıcağında söğüt gölgesi,

Gözlerin gözümle yapsın söyleşi,

Bitkin ümitlerim haz alsın güzel.”

Bu güzel şiirin ardından kış mevsimine çok yakışan bir meyve olan yani nar konulu bir resim çalışmasıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Bu harika eser; natürmort, portre ve doğa ağırlıklı resim çalışmalarıyla tanınan, birçok ülkede sergiler açmış olan Kırgızistanlı ressam Sadık Murzahanov’a ait. 

Uyandığımız her günün bizde bıraktığı tesirler türlü türlüdür. Bir gün öyle, bir gün böyle. Emin Osman Uygur’un; “Miş’çesine” şiirinde her birimiz, kendimize ait bir günün hatta bir âlemin  panoramasını az çok izleyebiliriz:

Bir güne uyandım

Gönlüm ışıl ışıl

Bahar desem değil

Kış desem değil

Ne tatlı bir hava

Mest etti beni

Her yere dost eli

Değmişçesine

Yukarıdaki şiirde de dile getirildiği gibi güzel bir günün hayaliyle uyanmak herkesin arzu ettiği ve özlemini çektiği şeylerin başında gelir. Buna en çok çocuklar layıktır aslında. Fakat Zeynep Gülşen’in kaleme aldığı sıradaki eser, bu liyakattan hayli mahrum kaldığı anlaşılan bir çocuğun, annesine yazdığı mektubundan oluşuyor. Çocuk dünyasında neler yaşadıysa mektubun adını da etkilemiş doğal olarak: Çamurlu Masallar. Oysa bir çocuğun uykuya dalışına mutluluk masalları eşlik etmeli değil midir? Gün ışığı ve kuş cıvıltıları ile uyanmalı değil midir tüm çocuklar? Belki de mektubun sonunda parıldayan umut ışığı gibi:

 “Yarın da güneş doğacak ya. O zaman daha bir güzel olacak. Biliyorum, minik yüreğim sımsıcak olacak. Sen de güleceksin anne. Biliyorum. Ben de güleceğim. Bu şarkıları ben de söyleyeceğim. Sen yine de bana bir masal anlat. Hadi, uyuyalım anne.”

Türk edebiyatında olduğu gibi pek çok halkların edebiyatlarında da vatan konulu şiirler, özel bir yere sahiptir. Zaman zaman Helezon’da da söz konusu temada şiirler okuduk. Öyle sanıyoruz ki bundan sonra o şiirler arasında Kırgız şair Turar Kocomberdiyev’in “Vatana” adlı şiirine de özel bir yer ayırmış olacağız.  İbrahim Türkhan, bu etkili şiiri Türkçeye çevirerek bize onu okuma ve değerli şairini tanıma fırsatı sunuyor:   

“Talihliyim kalbimde yer verince, 

Talihliyim gönlüm seni sevince.

Sakınırım, incinmiştir sanırım,

Bir yerine parmaklarım değince.”  

Doğan Yücel, bu defa “Eski Usulle Lukomir’e Yürüyüş” gezi yazısıyla okurlarıyla buluşuyor. Bu başlık, sizin de bizim gibi zihninizde bazı sorular peyda etmiş olabilir: Lukomir de neresi? Yürümenin eski usulü de olur mu? Emin olun ki aşağıya yalnız bir kesitini aldığımız yazıyı okuyunca bu ve benzeri sorular, birer birer cevaplarını buluyor. 

Eh, artık buraya kadar gelmişken köyden de bahsedelim, değil mi? Köyde bulunan ve 14. ve 15. yüzyıllardan kalma stećaklara (taş mezar) dayanılarak, köyün yüzlerce yıl önce iskan edildiğine inanılıyor. Köyün bugünkü sakinleri, eskiden Stolats civarındaki Hersek’in Kamen ve Žulj köylerinden yazları son derece zengin otlakları sebebiyle gelen ve burada büyük koyun sürüleri besleyen çobanların torunlarıdır.

Seher Sağlam, aşağıdaki dizelerinde de hissedildiği gibi bir empati duygusunun ağırlığında kaleme aldığı  “Travmatik” şiiriyle hayatın bazı kaçınılmaz sarsıntılarını sorguluyor: 

“geçmişinde boz belleğin

solar hatır ile nisyan

sezgileri tipi, boran

dünü bitik, günü yitik

sam yelinin ilkyazında

rotalar mı travmatik?”

Ayşe Beçene’nin hazırladığı “Akkase Vav” ebru çalışmasıyla biz de 27. sayımızın takdimini sonlandırıyoruz. Bu muhteşem arka kapak görselinin eşliğinde bütün yazar, şair ve sanatçılarımıza; büyük bir özveri ile çalışan yayın kurulumuz ile görsel tasarım ve sosyal medya ekibimize çok teşekkür ederiz. İsterseniz, siz dergiyi okumaya geçmeden önce, belki de sosyal medyada pek çoğunuzun karşısına çıkmış olan ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinden uyarlanmış şu dileklerle yeni yılımızı karşılayalım: 

“Öyle bir yıl olsun ki

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.”

Yepyeni sayılarda buluşmak ümidiyle. İyi okumalar.

Sağlıcakla kalın!