İyi bir edebî metin ortaya koyabilmek için birçok farklı unsuru bir araya getirmek gereklidir. Başlık seçimi, konunun sunumu, bir düzen ve ahenk içinde metnin akışı, selaset (akıcılık), açık bir üslup ve parçanın da bütünle uyumlu olması gibi edebî özelliklere dikkat edilmiş olması lazımdır. Konuya uygun seslerin ve kelimelerin seçimiyle zaman vb. bakımlardan anlaşılır bir dil seçimi gibi hususlar da iyi kaleme alınmış bir metnin hususiyetlerindendir. Saussure ise bir metnin lisan ve edebiyat değerinin ölçüsünü üstte sayılanların dışında bir yapı olarak ele alınması görüşüyle metin tahlilinde yeni bir çığır açmıştır. Ona göre metin, parçalardan meydana gelen bir bütündür. Her bir parçada uygun cümle yapılarının bulunması aranır metnin strüktürel tahlilinde. Bu bakımdan ses, kelime ve cümle olmak üzere üç merhalede metnin ele alınması icap ettiğini belirtir.

Türk dili, hem kendi eskiden beri var olan hem de temasta olduğu diğer dillerden ödünçlediği kelime ve seslerinin işlenmesiyle bir edebî zevk ve ahenk kazanmıştır. Ediplerimiz dilimizi işleye işleye onun ahengine ahenk katmışlardır. Bu yazıda, kısaca Türkçenin bazı seslerinin hususiyetlerini misalleriyle ele almaya çalışacağız. Günümüz Türkiye Türkçesinin kullandığı alfabede 29 sesin karşılığı bulunuyor. Ancak çok uzun zamandan beri konuşmada olmaya devam eden ve yazı dilinde kullanılmış ince â, ince l, kapalı e, gırtlak hası, ka, hırıltılı ha, nazal n, iks x günümüz alfabesinde gösterilmiyor. Bu sebeple dilin aslında olmadığı hâlde yazıda eksiklikler ve çift anlamlılıklar meydana gelebiliyor. Seslerin gösterilmemesi sebebiyle edebî ahengin yakalanması konusunda da günümüz Türkiye Türkçesi alfabesinin bu konuda bir yetersizliğinin olduğu aşikâr. Daha önce bu mevzuya dair bir yazı kaleme aldığımızdan meseleye fazla temas etmeyeceğiz.

Kelimeler, esasında bizim kendimizi kendimize ve başkalarına açık edebilmemize yarayan birer muvasala unsurudur. Onlarsız arzularımızı, isteklerimizi, hissiyatımızı başkalarına anlatabilmemiz ve dahi bizim dışımızdaki kimselerin istek ve duygularını da anlayabilmemiz neredeyse mümkün değildir. Bu noktada insanlık olarak kendimiz ve başkalarıyla iletişimimiz için coğrafyanın, iklimin, din ve yaşama kültürlerinin tesiriyle neredeyse geçmiş, günümüz ve belki de gelecekteki bütün anlaşılma ihtiyaçlarımız için hemen her dilde farklı seslerin kombinasyonundan meydana gelen kelimeler ortaya çıkmıştır. Misal verilecek olursa ben kelimesinin karşılığı olarak yüzlerce değişik kelime vardır dünya üzerinde. Neden böyle olduğunun fennî bir izahı da pek yoktur. Bu bakımdan ifade edilen meselelerle seslerin mutlak manada uyuşmasından bahsetmek mümkün değildir. İkinci bir zorluk da eğer tamamen konuya uygun seslerden örülü bir dil yapısı olsaydı neredeyse hiç kimse konuşamaz ve anlaşamaz hâle gelirdi. Diller arasındaki farklılıklar da meydana çıkmaz ve makinelerin birbiriyle iletişimine benzer bir yapıyla karşı karşıya olurduk. Örnek verilecek olursa fısır fısır konuşmayla ilgili bir durumda dediklerimiz fıfıf fısfsısfı ırısırss fıssfı şeklinde olsaydı nasıl anlaşabilecektik?

Dildeki seslerin içtimai mutabakat sonucu belirlenmiş bir sıralama ve miktarı vardır. Bu uzlaşma neticesinde kelimeler ve dolayısıyla anlaşma yani ortak dil ortaya çıkmış olur. Kelimeler temelde strüktürel lenguistiğe göre iki grupta toplanabilir. İlki lisandaki istisnalar hariç tutulursa söz varlığının tamamına yakınını kapsar ki mana ile sesin bir ortak noktası yoktur. Yani Türkçede sevgi kelimesinin neden beş harf ya da bu seslerin olduğu ve sıralamasının bu şekilde bulunduğunun bir cevabı yoktur. Peki nasıl olacak o zaman anlatılan konuyla seslerin uyumu? Hemen her zebanda hareketlerden yahut tabiat seslerinden türetilmiş isim ya da fiiller bulunmaktadır. Üstte ifade edildiği gibi bazı dillerde kelimelerle anlamlarının telaffuzları bakımından az çok uyumlu olduğu istisnalar da vardır. Bu bakımdan kimi istisnai sözlerle tabiat seslerinden üretilmiş elfaz edibin elindeki denebilir ki tek cevherdir. Yazılan şiir veya edebî ürünlerde bu seslerin bulunduğu kelimeleri yoğunlukla kullanarak konu ile seslerin ahengi yakalanmış olur. Burada söylenebilir ki bunun bir üst sınırı yani mükemmel hâli neredeyse yoktur. Böylece hususen edebiyatı terakki etmiş kimi dillerin diğerlerine kıyasla daha ziyade uyumlu olduğu da bir gerçektir. Çünkü konuya uygun seslerle türetilmiş kelimelerin edebî ürünlerde kullanımının yoğunluğuna göre dillerin edebiyatta en azından bu bakımdan terakki etmiş oldukları kabul edilebilir.

Üstte ifade edildiği üzere Türk dili uzun bir edebî geçmişe sahiptir. Bu uzun süre zarfında binlerce şair ve edip eser vermiştir. Konumuza uygun şekilde çok güzel örnekler ortaya koyan şairlerimiz çıkmıştır. Orta Asya’da iken genellikle sert sesleri bulunan ve özellikle şiire pek elverişli olmayan bu hâl ekseriyetle Arapça ve Farsçadan alınan yumuşak seslerle önemli ölçüde çözülmüş ve şairlerimizin işini kolaylaştırmıştır. Yeri geldiğinde vurgu ve pekiştirme amaçlarıyla da kullanılan seslerdeki med ve teşdîd de Türkçeye dâhil edilmiştir. Bütün bu faaliyetler neticesinde Türkçe hem onlarla hem de diğer dillerle yarışır duruma gelmiştir.

Türkiye Türkçesinde çok eskiden beri belli sesler, belli hareket ve hâlleri simgelerler. Ancak sesleri uydurmak için anlam ve konudan ayrılmamak gereklidir. 

R sesi Türkçede tekrarlayan durumların, genel geçer kuralların, kaidelerin, net ve kesinleşmiş olan ifadelerin remzidir. Nazım Hikmet’in Makinalaşmak İstiyorum şiiri makinelerin mütemadiyen dönen çarklarını anlatan çok güzel bir misaldir bu sese:

“Her dinamoyu

      altıma almak için

                      çıldırıyorum!

Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor

                         oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,

      trrrrum,

            trrrrum!

trak tiki tak

Makinalaşmak

             istiyorum!”

L ve hususen ince L dilimizde hüznün, hasretin ve acının remzi olagelmiştir. Şiirimizdeki en güzel örneklerden biri Edip Ayel’e aittir.

“Eylül’de melul oldu gönül soldu da lale

Laleyken emel ermedi bahçemde kemale

Gelmez bu elem neyleyelim fazla suale

Bir haile ömrüm ki alınmaz kaale…”

A-E gibi açık seslerimiz seslenmeyi, heyecanı, ünlemeyi, bağırış, feryat ve figanları anlatır. Fuzulî’nin alttaki “Olmasun Yâ Rab” gazeli ne kadar da konuya uygun bir örnektir:

“Çıkarmak etseler tenden çeküp peykânın ol servün
Çıkan olsun dil-i mecrûh peykân olmasun yâ Rab

Demen kim adli yoh yâ zulmü çoh her hâl ile olsa
Gönül tahtına ondan özge sultân olmasun yâ Rab”

T-K-K sesleri çok eskiden beri çarpışma, sert hareket, vuruşma, çarpma seslerini semboller. Bu meyanda üretilmiş epeyce kelime de vardır. Yahya Kemal’in “Akıncılar” şiiri bu seslere verilecek en uygun misallerden biridir:

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik    

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik 

Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi “İlerle!”    

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”

M incelik, inceden inceye bir şeyleri isteme, mırıldanma, tatlı bir dille ısrar etme gibi duygularımızı yansıtan bir ses olagelmiştir. Orhan Veli’nin meşhur “Anlatamıyorum” şiiri M sesinin inceliklerini harika bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Ağlasam sesimi duyar mısınız,  

Mısralarımda; 

Dokunabilir misiniz, 

Gözyaşlarıma, ellerinizle?”  

N lisanımızda inlemeye, acıya, uzunca süre devam eden hâllere, vurgulanmak istenen konulara, bunalım ve sıkıntı gibi vaziyetlere işaret eder.

F-S; kısık kısık konuşmalar, ıssızlık ve yalnızlık, üfleme, fısıldama, usulca akıp giden hareketler, laf kurnazlıkları gibi meselelerimizde yoğun olarak kullandığımız seslerimizdir. “Şiirde Şüyu” şiirinden aldığımız şu mısralar S sesinin verdiği usul usul esme ve üfleme manalarına münasip bir örnektir:

“Serseri serpuşundan sor serhaneyi
Neyzen sen, nefes sen, neylersin neyi
Neyzensen nefessen neylersin neyi

Revhanı rüyada revada ruzin
Sevdayı sevâda sunmada suzin”

Ayrıca Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiiri, ıssızlık ve yalnızlığı, S sesini şiir boyunca tekrarlayarak ortaya koymaktadır:

“Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.”

B-P sesi, Attilâ İlhan’ın aşağıdaki mısralarında olduğu gibi patlamaları, çatırdamaları, çatlama gibi aniden çıkan sesleri, hareketleri vb. simgeler: 

“bıçak dövüyor bıçak bursa’da bıçakçılar 

bir dilim güneş gibi bursa bıçakları 

götürüp belki izmir’de fuar’da satacaklar

belki balıkesir’de bıçakçılar içinde.”

Ş oluş, kılış ve bir hâlden başka bir hâle geçmenin, tabiattaki bazı seslerin, değişim ve dönüşümlerin sesi olarak kullanılır. Yunus Emre’nin aşağıdaki kıtası Ş sesinin anlattığı değişim ve dönüşüme bir misaldir:

“Geldi geçti ömrüm benim

Şol yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle geldi

Bir göz açıp yummuş gibi

Karacaoğlan’dan alınan örnek de tabiat seslerinin şiire yansımasını fevkalade güzel gösteren bir numunedir:

“Rüzgâr eser, dallarınız atışır

Kuşlarınız birbiriyle ötüşür,

Ören yerler bu bayramda çok üşür,

Sümbül niçin yaslı bakışır dağlar”

I-İ inlemeyi, inceden ve alçak çıkan sesleri, süregelen kısık sesleri vb. ifade etmek için lisanımızda istimal edilir. Yunus Emre’nin meşhur ilahisi bu uyumun şiirimizdeki harikalarındandır:

“Dolap niçin inilersin 

Derdim vardır inilerim 

Ben Mevla’ya âşık oldum 

Anın için inilerim”

O-U  sesleri çoğunlukla gürültü, seslenme, uğultu, bağırış ve patlama gibi durumları anlatır. H hırıltılı olan zorluk, sıkıntı ve meşakkati ifade ederken, boğaz HA’sı ise daha ziyade rahat, sıcaklık, samimiyet vesaire konularda kullanılır. D sesi ise tıklama, dokunma, hafif çarpma, titretme gibi anlamları ifade eder.

Türkiye Türkçesinde hemen bütün seslerimizin işaret ettiği durumlar vardır. Yazının daha fazla uzamaması için bu kadarının bir fikir vermeye yeterli olduğu kanaatindeyim.