Psikoloğun odası sade ve huzurlu bir atmosfere sahipti. Duvarlarda açık renkli tablolar, baygın kokusuyla odayı dolduran saksıdaki lavanta, raflara titizlikle sıralanmış kitaplar…

Ortada iki koltuk vardı; biri danışana, diğeri doktora ait. Odadaki düzen, mesafeyi korurken samimiyeti de hissettiren türdendi. Bu soğuk günlerde güneş, pencerenin kenarından içeri süzülüyor ve odaya yumuşak bir sıcaklık katıyordu.

Adam, koltuğa oturduğunda takım elbisesinin yakasını düzeltti. Saçları, parlak olmayan bir jöle ile iyice düzleştirilmişti. Yılların yorgunluğu, üzerinden görünmez bir ağırlık gibi sarkıyordu. Hayatın ışıltılı yüzünde başarılı biriydi ancak gözlerinin içinde o parıltıdan eser yoktu. Belli ki iç dünyasında uzun zamandır kimseyle paylaşamadığı bir yalnızlığı vardı.

Konuşmaya başladığında, bu yalnızlığını olabildiğince samimi bir şekilde dile getirdi. Kabiliyetli olmasına rağmen yaşamının hiçbir döneminde, ikinci kademe denilen bir hayat sıralamasında dahi yer alamadığını anlattı.

Doktor, daha fazla konuşması için suskunluğuyla ona cesaret veriyordu. O da anlattıkça anlattı. Daha ilkokuldayken, sınıfın en kısa boylusu olarak, esmer teni ve kıvırcık saçlarıyla  hep arka sıralarda kalmıştı. Ödevlerini yapmasına hatta parmak kaldırarak derse katılmasına rağmen sınıfta varlığı pek fark edilmemişti. Bu yüzden okumak istemiyordu ama annesinin ısrarıyla sonunda üniversiteyi de okumuş ve işini eline almıştı.

Öğrenim hayatı boyunca karşı cinsten kimsenin dikkatini de çekememişti. Hâlbuki onlarla çok iyi arkadaştı ama kızlar, hiçbir zaman onu bir eş adayı olarak görmemişti. Kızlar, zaman zaman onun ne kadar da iyi bir insan olduğunu söylerdi. Kendisini karşı cinsten sadece birini sevmiş ama onu da çok erken kaybetmişti. O kadın, annesinden başkası değildi…

İş yerinde gösterdiği çabaya rağmen ismi hiçbir zaman ‘ayın elemanı’ panosunda yer almamıştı. Özgün fikirleriyle iş arkadaşlarının hayatlarına dokunmasına rağmen sade bir teşekkürle geçiştirilmişti. Şimdi ise küçük bir bürosu olduğundan ve iyi de kazandığından bahsetti.

Psikolog, onu dikkatle dinledi. Aslında o, yaşayamadığı çocukluğunu  arıyordu. O, hep büyük bir adam edasıyla sevilmiş ve kendisine “Sen erkek adamsın!” denilmişti.

Doktor,  nahif bir ses tonuyla alışılmış bir soru sordu: “İçindeki çocuğu seviyor musun?”

Adam tebessüm ederek başını kaldırdı, bir süre sustu. Sonra kısık bir sesle, sanki kendiyle konuşur gibi cevap verdi: “O olmasa ben şimdi burada olamazdım.”

Bu cümleyle birlikte geçmişin kapıları aralandı ve adam çocukluğuna döndü. Aklına ilk gelen şey, kıvırcık saçlarıydı. Ablasının saçları da önceden öyleymiş. Annesi, örgü yaparak kızının saçlarındaki bu kıvırcıklığı düzeltme yoluna gitmiş. Ablası, ona her “Kıvırcık” dediğinde, içini garip bir duygu kaplardı. Ne demekti bu? Sevgi mi, alay mı? O yaşta bu farkı anlayamıyordu. 

Arkadaşları arasında saçları farklı olan tek kişi kendisiydi. Bu farkın, onu neden hem özel hem de yalnız hissettirdiğini yıllar sonra bile çözebilmiş değildi.

Annesi, düzleşeceği umuduyla saçlarını sık sık keser; “Erkek adama kıvırcık saç yakışmaz.” derdi. Babası da sessiz bir gülümsemeyle; “Yakışıyor aslında!” diye fısıldardı. O ise ikisinin arasında kalmıştı hep; sevgi ile eleştiri arasındaki o ince ve yorucu çizgide.

Eski bahçeyi anlattı: Küçücük ama çocukluğunda oldukça büyük zannettiği dünyasını… Orada babası ve ablasıyla birlikte saklambaç oynar, annesi ise içeride kurabiye yapardı. Ne zaman oyun başlasa,  hep ilk bulunan o olurdu. Üzülmüş olsa bile oyunun bitmesini istemezdi çünkü oyun biterse, yalnızlık başlardı.

Her seferinde “Bu sayılmaz!” diye sızlanır, sonra yine oynamaya devam ederdi. Kendisi ebe olduğunda küçücük bahçede babasını ve ablasını bir türlü bulamazdı.

Psikolog onu bölmedi. Sadece başını hafifçe salladı, arada kısa bir “Devam et!” bakışı gönderdi.

Adam konuşurken yüzündeki çizgiler derinleşiyor; sesi bazen kısılıyor bazen titriyordu. 

Psikolog derin bir nefes aldı. “Yani bulunmak istiyordun ama aynı zamanda saklanmak da güzeldi.” dedi.

Adam bir an sustu. Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Evet! Sanırım ikisini de istiyordum.”

Sonra odaya sessizlik çöktü.

O sükûnette zihninde geçmişin sesleri yankılanıyordu.

Psikolog, ortamın havasını değiştirmek için ablasını sordu. Bu soru, onun yüzünde tatlı bir tebessüm oluşturdu. 

Ablasını çok sever, onun yanında kendini güvende hissederdi. Çünkü o, koruyucu meleğiydi. Fakat gün geldi, ikisi de büyüdü. Ablası evlendi ve kendi yuvasını kurdu. O ise hâlâ bekârdı. 

Kız kardeşini her ziyaret ettiğinde, yeğenleri “Dayı, dayı!” diye koşarak boynuna atılırdı. O an gülümsese de içinde hep bir eksiklik yankılanırdı.

Her görüşmede, psikoloğun karşısındaki koltukta, bütün hayatı boyunca fark edilmemiş ve zamanın kuytusunda kaybolmuş bir çocuk oturuyordu.

Bir sonraki seansta psikolog iki sandalye hazırladı ve “Birine sen otur, diğerine içindeki çocuk otursun. Konuş onunla!” dedi.

Adam önce güldü çünkü psikoloğa giden arkadaşlarından bu tür şeyleri duyardı. Bu çocukça bir şeydi belki ama sonra oraya oturdu. Bunun bir tiyatro olabileceğini hayal etti. Başı önünde bekliyordu, tereddütle de olsa gözlerini kaldırarak ikinci sandalyeye baktı.

Gerçekten de orada biri vardı; kıvırcık saçlı, gözleri ışıl ışıl, merakla bakan esmer ve küçük bir çocuk!

“Beni neden unuttun, hiç sormadın?” dedi.

Adam şaşırmıştı, göğsünden hırıltıyla çıkan derin bir nefes aldı. Kendini toparlamaya fırsat bulamadı ama ona bir cevap vermeliydi.

“Unutmadım!” dedi fısıltıyla. Kelimeleri titriyordu. “Sadece nasıl seveceğimi bilemedim. Seni çok özledim ama sana dokunsam ikimiz de yanacaktık.”

Psikolog sessiz kaldı. Adam, iki eliyle küçük çocuğun o kıvırcık saçlarını okşadı ve birden onu kendine çekerek bağrına bastı. Bir anda gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. İkisi de hüngür hüngür ağlıyordu.

O seansta, içindeki çocukla barışmanın ilk adımı atılmıştı.

Zamanla tedavide anılar yeniden işlendi. Psikolog, ona geçmişi yeniden yazdırdı; bu kez acıyla değil, şefkatle. Ablasının “Kıvırcık” dediği anı yeniden hayal etti;  bu, sevgi dolu bir kelimeydi. Annesinin düz saç ısrarı, bir kaygının ifadesiydi belki de. Babasının gülümsemesi, sessiz bir destek.

Bütün bu sahneler, yıllar sonra ilk defa yumuşamaya başladı.

Bir gün psikolog, ona küçük bir ödev verdi:

“Kendine mektup yaz. O küçük çocuğa hitap et.”

Adam evine gitti. Eline kalemi aldı ama parmakları titriyordu. Nihayet kalemle kâğıt, kendisiyle küçük çocuk, o bembeyaz sayfada buluşuyordu. 

“Sevgili küçük ben!” diye başladı.

“Seni uzun zaman ihmal ettim. Saçlarınla, oyunlarınla, saf duygularınla dalga geçtiler belki ama artık biliyorum: Sen, bendin ve ben seni seviyorum…”

Duygularını öyle uzun ve yoğun yazıyordu ki sanki kalemler ve kâğıtlar yetmeyecek gibiydi. O küçücük kıvırcık saçlı çocuğu öyle özlemişti ki… Yazarken duygudan duyguya geçiyordu. Yeri geliyor hıçkırıklarla ağlıyor, yeri geliyor kahkahalarla gülüyordu. Sonra sadece ilk sayfayı psikoloğuna götürmeye karar verdi.

Mektubu psikoloğa okurken, odada sadece o küçük çocuğun sessizliği vardı. Adam okuyor, psikolog ve o tatlı ufaklık dinliyordu. Fakat bu kez sessizlik acı değil, huzur taşıyordu.

Psikolog; “Bu mektubu ablana da okusan nasıl olur?” diye sordu. Adam, birkaç saniye gözlerini kapadı ve başını onaylarcasına eğdi. 

Haftalar geçti. Adam, yeğenleriyle yeniden oynamaya başladı. Onların gülüşleri, bir zamanlar bastırdığı kendi kahkahasına karıştı.

Ablasına mektubunu verdi. Ablası okurken gözyaşlarını tutamayarak kardeşinin boynuna sarıldı. “Ben, seni hep sevdim!” dedi.

Adam, ilk defa bunu duymanın ne kadar önemli olduğunu fark etti. İkisi de hüngür hüngür ağlıyordu. Yeğenleri, olup biteni çok anlamasalar da dayılarına ve annelerine sıkı sıkıya sarıldılar.

İlerleyen seanslarda adam, artık eskisi gibi gergin oturmuyordu. Omuzları gevşemiş, yüzünde yumuşak bir ifade vardı. Zaman geçtikçe anlatımları da değişmeye başlamıştı. İlk haftalarda hep geçmişi anlatırken, şimdi “bugün” den bahsetmeye başlamıştı.

“Biliyor musunuz?” dedi. “Bazen annemin bize yaptığı kurabiyelerden yapıyorum. Yanına bir bardak meyveli süt koyuyorum. Hatta bunlardan ablama  ve yeğenlerime de götürüyorum. Eniştem bu duruma şaşırıyor ama ablam bunun anlamını biliyor.

Artık ablasına sık sık uğruyor, yeğenleriyle daha çok vakit geçiriyordu. Bir gün seansa girerken gülümsedi ve şöyle söyledi: “Geçen hafta yeğenlerimle saklambaç oynadık. Bu kez ilk ben buldum.”

Bunları anlatırken bir kahkaha attı. O kahkaha, odanın havasını değiştirdi.

Psikolog gülümsedi ve “Demek ki o kıvırcık çocuk, artık seninle yaşamayı öğrenmiş.” dedi.

Adam başını salladı. “Evet, onu herkes gibi ben de ihmal etmişim!”

Görüşmeler devam edip gitti.

Çarşamba öğleden sonra randevusu vardı. O gün yine çok şık giyinerek psikoloğun danışma odasına girdi. Fakat saçları her zamanki gibi düz değil, biraz dağınıktı. Görüşme sırasında bir ara ellerini saçlarına götürdü. Kısa bir düzenlemeyle saçları hemen kıvırcık bir hâl aldı.

“Galiba, babam haklıydı!” dedi. Bunu söylerken yüzünde o küçük çocuğun masum gülüşü vardı.

Seans sonunda kapıdan çıkarken dönüp her şey için teşekkür etti.

Psikolog fısıltıyla; “Çocuk bulundu!” dedi.