Kocabaşların İsa’nın oturma odasındaki kuzine gürül gürül yanıyordu. Üstünde, tabanı is tutmuş alüminyum çaydanlık fokur fokur kaynıyordu. Çıkan su buharıyla camlar nemlenmiş, üzerlerinde yoğunlaşan damlalar yol yol akmaya başlamıştı. Odanın yegâne mobilyası olan üç çekyatın birinde İsa’nın anasıyla babası, birinde kendisi, birinde de akşam oturmasına gelen öğretmen emeklisi Hüsnü Hoca ve hanımı oturuyordu. İki küçük kızı yerde, halının üstünde evcilik oynuyorlardı.

İsa’nın karısı Nazik, kuzinenin önüne alçak bir tabure atıp oturmuştu. Orada hem ara ara ateşe odun atıyor hem de habire boşalan ince belli bardaklara çay dolduruyordu. 

Dışarıdaki diz boyu karın soğuğuna inat, kuzinenin kemiklere işleyen sıcağıyla hepsinin yanakları kırmızı kırmızı olmuş, vücutları gevşemişti. Demlikteki çay iyice demini almış, onunla birlikte muhabbet de koyulaşmıştı. İsa, eliyle koluyla canlandırarak hararetle bir hikâye anlatıyordu:

“Bu sene fındıktan sonra bir akşam topladım bizim ekibi, Ecinni Kayası’na gittik.” dedi. “Şaraplarla biraları gündüzden zula ettiydim. Attım arabanın arkasına. Küçük tüp zaten hep bagajda. Evden de bir direk yufkayla börek tavasını aldım. Eee, boş boş içmek olmaz; insanın midesi burulur.”

Herkesin ilgiyle dinlediğini görünce aynı hararetle sürdürdü hikâyeyi:

“Arabaları kayanın dibine çektik, yavaştan demlenmeye başladık. Bir yandan da karnımız aç. Bagajdan tüpü çıkardım, düğmesini çevirdim. Fısss etti, daha ses yok. Bitmiş anasını sattığım. N’apacan, geri dönecek hâlimiz de yok. Hemen biraz çalı çırpı toplarsın, üç beş parça taşla bir ocak çevirirsin, basarsın kibriti. Al sana cayır cayır ateş. Akşam serini de çökmüş zaten.”

Çayından bir yudum çekip devam etti:

“Ben ateşi yakarken bizim emmoğlu da yufkaları ıslayıp tavaya döşedi. Vurduk ateşin üstüne. Böreğin iki yanı da kiraz gibi kızardı mı sana…”

Hikâyenin en civcivli yerine gelmişti. Dinleyicilerinin merakını daha fazla kabartmak için biraz ara verdi. Ağzına iki üç fındık atıp yavaş yavaş çiğnedi. Çayından bir yudum daha çekti, höpürdeterek.

“Anam! Bir baktık ki böreği koyacak tabak yok. Her şeyi getirmişiz, onu getirmemişiz.”

“Tavanın içinden yiyeydiniz.” dedi annesi. “Zehir yiyesiceler!” de diyecekti ama misafirlerine hürmeten yuttu sözünü. Erkeklerin içmesi, alışık olmadığı bir şey değildi. Köydeki erkeklerin ekserisi içerdi çünkü. Yine de İsa’nın böyle ulu orta, yanında büyükleri varmış, çocukları varmış umursamadan içkiden, âlemden bahsetmesine alışamıyordu. Yapacaksa da edebiyle yapsındı, adam gibi.

“Tavadan nasıl yiyelim?” diye cevap verdi İsa. “Kurt sürüsü gibi bir dünya adamız orada. Biz bir böreği yerken bir yandan ötekinin pişmesi lazım.”

“Eee, ne yaptınız peki?” diye merakla sordu Hüsnü Hoca.

İsa, “Pü!” diye tükürüp kolunun yeniyle bir şeyi siler gibi yaptı.

“Aha böyle sildim arabanın kaportasını, attım böreği üzerine. Çatal bıçak soran yok zaten. Kopardık kopardık, gömdük.”

Dinleyiciler bu mini tiyatroya kahkahalarla gülerken Nazik’in gözü odun tenekesindeki ince, uzun bir dala takıldı. “Şimdi şu odunu elime alsam, iyice bir gerilip İsa’nın sırtına sırtına indirsem!” diye geçirdi içinden. Derken bir anda, içinden geçen bu düşünce hayalinde canlanmaya başladı. Beklenmedik bir şekilde odunu sırtına yiyen İsa’nın gözleri pörtlüyor, şaşkın bir tavşan gibi donakalıyordu. Nazik, odunu bir kez daha havaya kaldırıp iyice kuvvet aldıktan sonra bu sefer İsa’nın beline indiriyordu.

“Anam anam, yandım anam!” diye feryat ediyordu İsa. Kollarıyla kafasını korumaya çalışırken bir yandan da “Kız, n’oluyon? Delirdin mi? Anaa babaa, yetişin! Ah belim! Yandım, yandııım!” diye ortalığı birbirine katıyordu.

Zihninde bu sahneler sinema şeridi gibi oynadıkça Nazik’in gülesi geldi. Dudaklarını sıktı. Çay bardakları dolu mu diye bir göz attı. Yarıdan fazla dolu olduklarını görünce hayal perdesine geri döndü.

Bu sefer İsa, süpürgeden kaçan bir fare gibi can havliyle odadan dışarı fırlıyordu. Yıldırım hızıyla dış kapıyı buluyor; bir ayağına kendi ayakkabısını, ötekine anasının terliğini taktığı gibi, ayakları kıçını dövercesine koşarak ahıra kaçıyordu. Lakin orada da şansı yaver gitmiyor; ahırın tabanındaki taze ve cıvık inek pisliğine basıp kaymasıyla ayaklarının havaya kalkması ve sırt üstü yere yapışması bir oluyordu.

“Gavurun kızı! Hep boka battım ya! Kafayı mı yedin kız sen?” diye haykırıyordu hem öfkeli hem ağlamaklı bir ses tonuyla.

Nazik, kendi yazıp oynadığı bu senaryoda enikonu eğlenmeye başlamıştı. Dudaklarını mengene gibi sıkmasa bir kahkaha patlatıverecekti. Derken, “Hatun, haatun, NAZİK GELİN!” diye bir sesle hayal âleminden çıktı. İsa, elindeki boş tabağı ona doğru uzatmış, “Şu kaymaklı bisküviden daha varsa getir de yiyelim.” diyordu. Nazik tabağı alıp kilere geçti.

“Ulan İsa, gene ağzına baktırdın bizi. Tam tiyatrocusun.” dedi hâlâ gülmekte olan Hüsnü Hoca.

Öyleydi İsa. Doğuştan meddahtı. En sade bir olayı bile allar pullar, dünyanın en keyifli macerası gibi anlatırdı. Jestleriyle, mimikleriyle, taklitleriyle olayları canlandırır, dinleyenlere o anı âdeta yaşatırdı. Üç doğruya üç de palavra katıp süslerdi öykülerini. Ama o kadar tatlı anlatırdı ki yalan olduğunu bildikleri hâlde yine de keyifle dinlerdi insanlar. Tatlı dilliydi, delişmendi. Bulunduğu yer şenlenir, etrafından insan eksik olmazdı.

Nazik de bu yüzden tutulmuştu ya ona. Hem de daha on altısındaydı. Onun memleketinde askerliğini yapıyordu İsa. Çarşı iznine çıktığı bir gün bir dondurmacıda tanışmışlar, hemen kafayı uydurmuşlardı. Ondan sonra da her çarşı gününde buluşur oldular. İsa’nın babası kızı istedi,vermediler. Nazik de İsa’nın terhis olduğu gün büyükçe bir kol çantasına iki kat kıyafetle nüfus kâğıdını atıp onun peşinden otobüse biniverdi.

Ne var ki tatlı dille peynir gemisinin yürümediğini anlaması uzun sürmedi Nazik’in. İsa’nın ayrı bir evi yoktu. Nazik’i elinden tutup getirdiği yer, anasıyla babasının köydeki eviydi. Yamaç yukarı bir fındık bahçesinin başında, dışı sıvasız, çıplak tuğla örülü, üç oda bir mutfak evdi burası. Nazik, sessiz sedasız kıyılan bir nikâh ve mahalle arasında yapılan küçük bir düğünle o evin gelini oluverdi.

Cicim aylarını baş başa geçirecek hususi bir evleri olmadığı gibi zamanları da olmadı. İsa’nın işi sabit değildi. On beş yaşından beri amcalarıyla gurbete çıkıyordu. Senenin dokuz on ayı İstanbul’da inşaatlarda çalışıyorlar, köye sadece iki üç aylığına geliyorlardı. Bu uzun ayrılıklar, ilk başta Nazik’in çok zoruna gitse de peş peşe iki kız bebeği olunca hem avundu hem alıştı.

Ama dertlerinin en büyüğü ayrılık değildi. İsa, aylarca inşaat tepelerinde, tozun toprağın içinde kazandığı parayı, memlekete gelince kumara veriyordu. “Bizim ekip” dediği, kuzenlerinden ve çocukluk arkadaşlarından oluşan bir grup hovardayla takılıyordu sürekli. Onlarla içiyor, geziyor, kumar oynuyordu. Cebi kurumaya yüz tutunca ana babasının fındıktan kazandığı parayı tırtıklıyordu bir zaman. Artık onlar da musluğu kapatıp homurdanmaya başlayınca süklüm püklüm İstanbul’a geri dönüyordu.

Nazik kızıyor, küsüyor, surat asıyordu. Bazen sitemli sözler ediyor bazen yatağın kıyıcığına, kocasından mümkün mertebe uzağa yatıp ona sırtını dönüyordu. Ama ah şu İsa’nın şeytan tüyü yok mu, ah o tatlı dili yok mu… “Hatunum, pamuk ellerinle bir çay ver de içeyim.” “Hatunum, gel şöyle yanıma otur da azıcık gül yüzünü göreyim.” “İyi ki kaçırdım seni kız. Var mı şu köyde senin gibi güzel gelin?” diye karısının gönlünü alıyor, içini eritiyordu.

Nazik, arada bir kendi kendini dolduruşa getirip şöyle sağlam bir kavga çıkarmaya niyetleniyordu ama daha o ağzını açmadan kocası hiç beklenmedik bir delilik icat ediyordu. Mesela oynak bir Ankara havası açıp Nazik’i kollarından çekiyor, “Gel kız, iki göbek atalım; ne zamandır karşılıklı oynamadık seninle.” diyordu. Veya mutfakta iş gören karısını aniden kaldırıp omzuna atıyor, “Bak, gönlünle gelmeseydin seni böyle kaçıracaktım.” diye evin içinde fır fır döndürüyordu. Kucağından indirince de iki eliyle kafasını tutup alnına şapp diye bir öpücük konduruyor, “Sen kimin hatunusun, köylü güzeli?” diye muzip muzip soruyordu. Zavallı Nazik’in bu coşkun sevgi çağlayanından başı dönüyor, yüreği yeniden ısınıyordu.

Bir de kızları vardı tabii. Dünyadan habersiz yavrucaklar babalarının etrafında pervane oluyorlardı. İsa çocukla çocuk olmasını biliyor, deli gibi eğlendiriyordu evlatlarını. Kızlar sabah erkenden gözlerini açıyor; yataktan çıkmadan, iki küçük kedi yavrusu gibi kulaklarını dikip beklemeye başlıyorlardı. Annelerinin yataktan kalkıp mutfağa geçtiğini anlayınca koşa koşa gidip babalarının koynuna giriyorlardı. Kahvaltı hazır olana kadar gülüşmeler, çığlıklar, yastık savaşları devam edip gidiyordu.

Böyle böyle eli ayağı bağlanıyordu Nazik’in. Dikenli bir mutluluktu onunki. Allah’tan kaynanası kaynatası iyi insanlardı. Hiç incitmiyorlardı onu. “Sabret kızım! Erkek kısmı geç olgunlaşır. Kadınlara benzemez onlar. İsa da yavaş yavaş akıllanır elbet, sahip çıkar evine barkına. Su akar yolunu bulur, görürsün.” diyorlardı.

Gelgelelim suyun akıp yolunu bulmasını beklemek zordu. Umutla umutsuzluk arasında dalgalanıp duruyordu Nazik, başıboş bir kayık gibi. Bazen her şeyin düzeleceğine içtenlikle inanıyor, bazen bütün ümidi çiçek yaprakları gibi solup kuruyor ve sert rüzgârlara kapılıp savruluyordu. İşte o zaman haykıra haykıra ağlamamak için işi deliliğe vuruyordu. 

Bu akşam da öyle yaptı. Elinde tabakla kilere girer girmez kapıyı kapatıp deminden beri tuttuğu kahkahayı koyverdi. Güldü, güldü, güldü. Gözlerinden yaş gelene kadar güldü. Nihayet gülmesi durunca tabağa bisküvi doldurup oturma odasına döndü. Tabağı kocasının önüne koyarken İsa takıldı:

“Bisküviyi fabrikadan mı getirdin kız? Gelemedin bir türlü.”

“Paket kıyıda kalmış, aradım biraz.” dedi Nazik.

Kızlar evcilik oyununu bitirip çekyata, babalarının yanına çıkmışlardı. Küçüğü, başını babasının dizine koymuş yatıyordu. İsa’nın eli onun yanağındaydı. Kız, minicik eliyle babasının serçe parmağını sıkıca kavramıştı. Gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Büyüğü ise bütün cicili bicili tokalarını toplayıp gelmiş; babasının saçlarına uğur böcekleri, çilekler, pembe tüller takıyordu. İsa ara ara başını geri doğru eğip bekliyordu. Bunun anlamını bilen kız, babasının yanağına bir öpücük kondurup oyununa devam ediyordu.

Nazik, ince bir örtü getirip uykuya dalmak üzere olan küçük kızın üstünü örttü. Çayları bir kez daha tazeledikten sonra taburesine oturdu. Odun tenekesine doğru uzandı. Hayalinde İsa’nın sırtına, beline inip onun intikamını tatlı tatlı alan o uzun, ince dalı aldı.

Bir kez daha kızlarına ve kocasına baktı. Derin bir nefes alıp kuzinenin kapağını açtı. Odunu yavaşça alevlerin üstüne bıraktı.