İlk görev yeri olacaktı, çok heyecanlıydı. Yolculuk biraz uzun ve zahmetli geçmişti. Nihayet köy minibüsünden inmiş, toprak yola ilk adımını atmıştı. Şoför, kontağı kapatmadan önce genç öğretmene; “Her sabah şehre saat beşte gider, on ikide dönerim. Bir ihtiyacın olursa hocam, evimi kime sorsan gösterir.” diyerek uzaklaştı.

Sonbaharın yazdan kalma son sıcak günleri yaşanırken, yüksek tepelerin ardındaki bu köye serin havalar çoktan gelmişti. Elinde valiziyle ilerlerken bir yandan da etrafı tanımaya çalışıyordu. Kapı önlerinde ve tozun toprağın içinde oynayan küçük çocuklar, bir yabancı görmenin şaşkınlığıyla oyunlarına zorunlu ara vermişti. Öğretmen onlara doğru yaklaşıp selam verince, her biri ne yapacağını bilemez bir vaziyette, kendi evinin kapısına sırtını vererek onun geçişini meraklı bakışlarla izledi. Az ileride gördüğü yaşlı bir teyzeye selam vererek muhtarı sordu. Teyze, elini alnına siper edip başını kaldırdı. “Kulaklarım duymuyor, oğluuum! Sen kimlerdensin? Tanıyamadım seni.” diye cevap verdi.

“Ben köyünüzün yeni öğretmeniyim. Adım Saim.”

Üç gün önce bu köye doğru yola çıktığında, zihninde sadece boş sınıflar ve tebeşir kokusu vardı. Ancak muhtarla görüşmesinde, gerçekler köyün yolları gibi tozlu ve engebeli çıktı. Köyde hiç genç kalmamış, iş bulma umuduyla hepsi şehre kaçmıştı. Yeni gelinler şehirde yaşamayı arzu ediyordu. Geride sadece toprağa tutunan birkaç ihtiyar ve okul çağına gelmiş lakin şehre yatılı okullara zorunlu gönderilmiş üç beş çocuk kalmıştı. Muhtarın uzun süren ama her eğitim öğretim yılında sonuçsuz kalan öğretmen talebi nihayet gerçekleşmişti. Bu beklenmedik atama, o çocukları evlerine ve köylerine geri döndürecekti.

“Muhtarım, bana acil kiralık bir ev lazım!”

“Köyde kiralık ev ne gezer evlat? Amma Tahir Emmi’nin bir terekesi var. O da yaklaşık bir yıl önce rahmetli oldu. Orada kal bir müddet, beğenirsen de temelli yerleş. Evi pırıl pırıldır, ne geleni var ne gideni. Kira ödemene de gerek yok, dua etsen yeter.”

Saim Öğretmen bu duruma biraz şaşırsa da muhtarla birlikte beyaz badanalı, dışarıdan dört basamakla çıkılan ve mavi tahta kapılı evin önüne gelmişti. Evin pencerelerine güneşlikler çekilmiş, kapısına asma kilit vurulmuştu. Muhtar, eski kilidi birkaç deneme ile ancak açabildi. Öğretmen, kapının eşiğinden içeri adımını attığında burnuna gelen ilk şey, buraya hapsedilmiş bir zamanın kokusuydu. Ev, muhtarın dediği gibi sadece temiz değil; sanki birisi az sonra kapıdan girecekmiş gibi hazırdı. Köy yerinde yaşlı ve yalnız bir adam, bu evi nasıl bu kadar temiz tutabilmişti? Beyaz kare fayanslı mutfak tezgâhının üzerinde temizlik bezleri özenle katlanmış, kırkyamadan yapılmış kaşıklık  mutfağa renk katmış, pencerenin önünde duran saksıdaki karanfiller kurumuş ve yaprakları dibine dökülmüştü. Girişteki karşılıklı iki sedir, parlak mavi ve ince kadifeden bir örtüyle göz kamaştırıyordu. Tavan köşelerindeki örümcek ağları, büyükçe bir alanı kaplamıştı. Uzun süredir eve girilmediği belliydi.

Bu küçük köyün imkânsızlığında başını sokacağı bir ev bulmasına sevinmiş ancak solgun hatıraların bulunduğu bu sahipsiz ev, onda garip duygulara sebep olmuştu. Burada sanki bir hüznün mirası vardı. Gidenin ardından geriye kalan her şey yerli yerinde duruyordu lakin biri dokunuverse bütün büyü bozulacaktı sanki.

Köylü, Tahir Emmi’nin yıllar önce ailesiyle büyük şehre gittiğini; sonra tek başına, omuzları çökmüş bir hâlde geri döndüğünü biliyordu. Kimi zaman kendisi, olup bitene dair birkaç şeyi fısıltıyla da olsa anlatmıştı. Fakat sohbetlerine eşlik eden hüznünden dolayı kimse gerisini sormaya cesaret edememişti.

Muhtar, anahtarı öğretmene teslim etti ve “Birazdan sana akşam yemeği hazırlatır ve gönderirim hocam, sen rahatına bak!”  diyerek ayrıldı.

Böyle kurulu bir ev hayal etmemişti. Valizini perdeli, gömme dolabın kenarına koyarak paltosunu çıkardı. Tahta sedirin üzerine oturup sırtını kamış dolgulu yastıklara dayadı. Biraz dinlenmeliydi ama evin ruhsal ağırlığı garip bir şekilde üzerine çökmüştü. İçeriyi azıcık havalandırsa iyi olacaktı. Uzun süredir açılmayan pencerelerin beyaz dantelli perdelerini araladı. Dışarıda küçük bir kız ile erkek kardeşi oyun oynuyorlardı. Pencerenin açılma sesiyle göz göze geldiler. Küçük kardeş hafif bir tedirginlikle ablasına sığındı. Öğretmen, tebessümle onlara el salladı. Önce abla, sonra da kardeşi tereddütle el sallayarak karşılık verdiler. Tekrar içeriye döndü. Elini yüzünü yıkayarak aynada saçlarını düzeltti. Bu sırlı camdaki görüntüsünü anlamaya çalışıyordu. Daha birkaç gün önce başka bir şehirde anne babasıyla beraberken, şimdi bu dünyadan göçüp gitmiş bir adamın evinde idi.

Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilemiyordu. Önce su koyabileceği bir kap aradı. Mutfak tezgâhının altında boş bir yağ bidonu buldu. İlk açtığında musluk, önce bir insan gibi tısladı, öksürüp boğazını temizledi ve bir müddet çamurlu su geldi. Sonra suyun serinliğiyle metal boru soğuk soğuk terledi. Saksıdaki çiçeği suladı, belki de pembe ve siyah karışımlı bu karanfile can gelirdi.

Daha sonra salona geçti. Eski tahta masanın ortasında, kurumuş papatyaların bulunduğu vazo dikkatini çekti. Hemen yanında kapalı, beyaz bir zarf vardı. Üzerinde “Aileme…” yazıyordu. Alıcısına ulaşmadığı ve uzun süredir açılmadığı, masanın tozlu oluşundan belliydi. Önce tereddüt etti lakin merak hissi, vicdanının önüne geçti. Bir şeyler bulma umuduyla zarfı açtığında, kâğıttan dökülen kelimeler odanın sessizliğini bir cam gibi kırdı:

“Evlatlarım, sizi çok sevdim. İstemezdim böyle ayrı düşelim ama gün geldi, yollar çatallandı. Her daim gözlerim yollarda, kulağım kapıdaydı lakin kapımı rüzgârdan başka çalan olmadı. Sizin, iyi birer insan olduğunuzu bilmek, bu uzak köydeki tek tesellim.”

Saim Öğretmen yutkunamadı. Kendi ana babasını düşündü. Onu yollamak için şehirler arası otobüs terminaline kadar ikisi de o yaşlı hâlleriyle gelmişti. Mektubu okudukça evin taş duvarları genişlemeye, tavan yükselmeye hatta bu ıssız ev kendince çıkardığı garip seslerle bir şeyler anlatmaya başladı. Sessiz ama gizemli…

Mektubun her satırını yutkunarak, zorlanarak okuduğunu fark etti. Son satırlarını okurken, boğazındaki o düğümün nedenini çözmeye çalıştı. Sanki iki ayrı adamın varlığını, aynı anda üzerinde  taşıyordu. Bir yanda hayatını kurmaya çalışan, genç bir öğretmen; diğer yanda ise hiç tanımadığı bu ailenin gizemli hikâyesine ortak olan davetsiz bir misafir.

Bir an kendini o  çocukların yerine koydu; babalarını bu sessizliğe mahkûm eden o meçhul ilişkiyi, meraktan öte bir duyguyla anlamaya çalıştı. Zihninde kahkahalar ve belirsiz sesler birbirini kovalıyordu. Önce beyaz kâğıdın, ellerinde ağırlaştığını hissetti; sonra göğsünde her daim kapının çalmasını bekleyen o ihtiyar adamın sızısını.

Mektubu katlayıp masanın üzerine bıraktığında güneş, dağların arkasına süzülmek için hazırlanıyordu. Gölgeler uzamış, evin içi o turuncu, ağır bakır rengine bürünmüştü. Başını arkaya yaslayarak gözlerini kapattı.

O an mutfaktan bir ses geldi. Bir tencere kapağının yerine oturma sesi…

Bu ses, onun tepeden tırnağa ürpermesine neden oldu. Yalnız ve yabancısı olduğu bir evde hayal mi görüyordu? Gözlerini ovuşturarak tekrar baktığında, az önce boş olan mutfakta bir karaltı görür gibi oldu. Hayır, sadece bir gölge değildi bu! Bir kadının tencereyi karıştırırken çıkardığı o hafif metalik ses kulaklarında çınladı.

Sonra bir çocuk gülüşü geçti salondan. Öyle ürkütücü değil, aksine hayat dolu ve kıkırdayan bir sesle. Birbirini kovalayan iki çocuğun neşeli çığlıkları duvarlara çarpıp zihnine doluyordu. Çocuklardan biri, koşarak valizin arkasına saklandı; saklambaç oynuyorlardı. Sonra öğretmene göz kırptı, “Yerimi söyleme!” dercesine.

Tahir Emmi, odanın köşesinden ona bakıyordu şimdi; hüzünlü ama minnettar bir tebessümle. “Çok teşekkür ederim. Evime hoş geldin!” der gibiydi.

Sesler ve hayaller bir uğultuya dönüştü. Çocukların kahkahaları, kadının mırıldandığı türkü ve kocasının ağır nefes alışları odayı dolduruyordu. Bir  anda eşyalara bile can gelmişti. Saim Öğretmen, başkasının anıları arasında ne yapacağını bilemez bir vaziyette olup biteni izliyordu.

Bütün bunlar mektubu kapatıp yerine koyduktan hemen sonra olmuştu. Artık bu evde yalnız değildi. Bu yoğunluk, bu yaşanmışlık seli bir an boğazına bir yumru gibi oturdu. Nefes almak, gerçeğe dokunmak istiyordu.

Seslerin ve görüntülerin içerisinden kapıya doğru yöneldi. Paltosunu alıp kendini dışarıya attı. Nefes alıp verişini, kalbinin sesini kulaklarında hissediyordu. Yavaşladı, derin bir nefes alarak kendini kontrol etti.

Bir hedef belirlemeden çıkmıştı. Köyün alt tarafından akan derenin kenarına kadar hiç durmadan yürüdü. ​Havanın serinliği yüzüne çarptıkça ferahlıyordu. Suyun buz gibi şırıltısı, kulaklarındaki o hayalî sesleri bastırana dek devam etti. Ne var ki Tahir Emmi’nin o minnettar bakışını zihninden atamıyordu. Onu tanımadığı hâlde yüzünün çizgileri, bütün kıvrımlarıyla gözünün önünde duruyordu.

Derenin kenarında uygun bir yere oturdu. “Sadece bir mektup!” diye mırıldandı, “Bir kâğıt parçası…”

Biliyordu ki artık o ev, yalnızca barınacağı bir yer değil; tam anlamıyla yaşanmamış bir hayatın emanetiydi. Bundan rahatsızlık da duymadı, sadece şaşkındı.

Arka taraftaki tarladan gelen bir traktörün kornası, sessizliğini bozdu. Bu gelen muhtardı. Daracık toprak yoldan ağır ağır gelerek öğretmenin yanında durdu ve “Hocam, hâlâ dışarıda mısın? Çocuklar akşam yemeği getirecekti. Yarın benim oğlan Mustafa da gelir, okulu beraberce bir elden geçirirsiniz. Pazartesiye az kaldı!” dedi.

Bu gerçek ses, Saim Öğretmen’i kendine getirmişti. Gökyüzüne baktı; güneş kaybolmuş, yıldızlar tek tük belirmeye başlamıştı. Yarın pazardı, öbür gün ilk ders zili çalacaktı.

Eski yeşil traktör hırıltılar çıkararak tekrar çalıştı, egzoz dumanı öğretmenin genzini yaktı. Ayağa kalktı ve üzerine bulaşan tozu toprağı silkeledi. Dereden köye doğru ilerlerken hafifçe gülümsedi. Az önceki o boğulma hissi gitmiş, yerini huzurlu bir kabullenişe bırakmıştı.

“Hadi bakalım!” dedi kendi kendine. “Eve dönme vakti. Tahir Emmi ile ailesini akşam yemeğinde bekletmeyelim şimdi. Ayıp olur!”