“Dil nasıl zenginleş(tiril)ir?” sorusunun cevabına geçmeden önce “Zengin bir dil nasıl olur?” hususuna bakmak gerekir. Zengin dil; ses ve kelime çeşitliliği ile mana genişliği açılarından o lisanı konuşan fertlerin ilmî, ticari, siyasi vb. her türlü meselede kendi meramını karşıdakine rahatlıkla anlatabildiği ve diğer insanların söylediklerini anlamada zorluk çekmediği dildir.
Dilin kendi kendine, “Ben, bazı noktalarda konuşurlarımın ihtiyaçlarını görmesinde belli nispetlerde kifayetsiz kalıyorum; kendime şu şu yerlerde ilaveler yapayım.” demesi beklenemez. Peki, o zaman dili kimler zenginleştirir? Lisana katkıda bulunanlar, kendini ifade etme ihtiyacı olanlardır. Başkalarına sesini duyurmak isteyenlerdir. Bir derdi, davası, fikri ve ilmi olup bunu içinde tutamayanlardır. İşte bu kimseler; şairler, yazarlar, muharrirler, romancılar vb. lisanı işleyen ve ondan yeni yeni dil harikası mısra ve cümleleri vücuda getiren şahsiyetlerdir. Bu konu bir inşaat temsiliyle ele alınabilir. Terütaze deyişler, kelimelere yeni anlamlar, kelimelerin en doğru kullanımları; mimar ve inşaat mühendisleri misali dil malzemesini işleyen ediplerce dile kazandırılır. Sesler ve kelimeler inşaatlarda kullanılan demir, çimento, kum, fayans gibi bir malzemedir sadece. Tek başlarına bir mana ifade etmezler. Onlar doğru nispetlerde ve olması gerektikleri yerlerde kullanıldıklarında aynı malzemeden cami de yapılır, hastane de inşa edilir, mektep de bina edilir, apartman da dikilir, evler de kondurulur. Yani ses ve kelimeler birer malzemeyken, bunların değişik kalıplara sokulmasıyla ortaya çıkan eserler ise edebiyat ürünleri olur.
Zenginleşmiş bir dil darbımesel, deyiş, vecize ve idiyumların bol ve çeşitli olduğu lisandır. Bu kabîl müşterek dil malzemeleri, konuşurların meramını anlatmasını asan eder. Birçok kelimeyle anlatılacak meseleler, birkaç kelimeyle kısaca ve yoğunlukla ifade edilmiştir. Ayrıca ortak kabule istinat ettiğinden, hemen tam bir iletişim sağlanmış olur. Mesela, dil kelimesini ele alalım. Diline dolanmak, diline takılmak, dilinin ucuna gelmek, dile gelmeyecek şeyler söylemek vb. olduğu gibi kelimeler farklı kombinasyonlara sokularak o lisanı konuşanların kendilerini ifade etmelerine aracı olurlar. Ancak bu zenginliğin meydana çıkması kadim bir ilmî ve edebî geleneğin varlığıyla mümkündür.
Yeni şeyler söyleme arzusu ve tazyiki edebiyatçıları yeni terkipler, teşbihler ve ifadeler üretmeye zorlar. Aynı meseleyi farklı yani duyulmamış bir şekilde ifade edebilmek bir ustalık alameti kabul edilir. Dil böylece yeni ve taze ifadelerle anlam genişliğine kavuşmuş olur. Bunun olabilmesi, dört başı mamur bir edebî gelenek ve uzun zamana vabestedir. Zaman içerisinde bir meselenin değişik yönlerini anlatmak ve nüanslarını dile getirebilmek için daha önce edebî eserler yoluyla lisana kazandırılmış bu ifadelerden bazıları tayin edilir. İsim, ad ve nam hem sinonim olup aynı anlamı taşır hem de birbirlerinden mana incelikleriyle ayrılıp her biri belli kullanım sahasını paylaşır.
Yazar ve edipler zamanının çocuğudur, denir. Öyle olduklarından ötürüdür ki yaşadıkları devrin revaçta olan sözlerini eserlerine taşır ve dilin kelime varlığına vüsat kazandırırlar. Yeri gelir, sadece mevcut kelimelerden taze ifadeler üretmekle kalmaz; o günün şartlarında müreccah olan yabancı dillerden kelimeleri de lisana taşırlar. Yeri gelir Martin tüfek pas mı tutar derler, yeri gelir telgrafın tellerine kuşlar kondurur ve öncesinde pek bilinmeyen yahut kullanılmayan revaçtaki kelimelere edebî eserlerde yer açarlar. Zaman da olur devrin diline münasip biçimde Bu şehr-i stanbul ki her sengine Acem mülkü fedadır, derler.
Diller, sözlü veya kitabi bakımdan emekleme dönemindeyken bazı yönleri itibariyle fakirdirler. Birçok ilmî ıstılahın, dilde karşıladığı bir kelime veya tabiri yoktur. Çünkü o dili kullanan millet ilim, edebiyat ve fende ileri değildir. İlim ve fennin terakkisi ile dilin zenginleşmesi atbaşı giden hadiselerdir. İlimde ileri olup dilde geri kalan yahut dili çok zengin olup da bilimde diğer milletlerden önde olan bir kavim yoktur. Çünkü fen ve teknoloji geliştikçe yeni ve taze ifadeler üretilmesi icap eder. Bu yeni terminoloji beraberinde dilin de gelişmesi demektir. Böylece hangi dili konuşan millet bilimde öncü ise dil bakımından da bayraktarlığı yapıyor, demektir. Bu noktada dilin zenginleşmesi iklim, edebî gelenek, temasta olunan diller gibi amillerle birlikte büyük ölçüde bilimde de ileri olmasına bağlıdır, denebilir rahatlıkla.
Diller, temasta oldukları komşu lisanlardan ihtiyaçları olan dil unsurlarını ithal ederler. Veyahut toplumun din ve inanç değişiklikleri de dile bu meyandaki kelime ve ıstılahların taşınmasına sebebiyet verir. Savaşlar veya göçler sebebiyle meydana gelen büyük çaplı çalkalanmalar, içtimai hayatta kullanılan dilin melezleşmesine yol açar.
Büyük devletler, genellikle farklı dilleri konuşan milletlerden meydana gelir. Özellikle idari ve ticari vesilelerle bir araya gelmiş bu halklar, metropol şehirlerin dillerini kozmopolitleştirir. Bu melezleşen dil, aynı zamanda içinde birçok farklılık yani zenginlik de barındıran lisandır. Osmanlı’nın dili bu duruma çok güzel bir misaldir. Kabaca Farsçadan edebiyata; Arapçadan idare ve hukuka; Rumcadan tıp, zooloji ve sanata; Ermeniceden halk ifadelerine; İtalyancadan denizciliğe; Fransızcadan Batı kültürüne ait kelimeler vb. olmak üzere temasta olduğu dillerden ihtiyacı olduğu sahalara kelime devşirmiş ve devrinin ilim-sanat dili olma mertebesine çıkmıştır.
Bu noktada dilin sağlam bir ilmî ve felsefi temele oturmuş olması icap eder. Diğer dillerden alınan unsurların bu ilim ve sanat potasında eritilip dilin yapısına uygun hâle getirilmesi elzemdir. Diğer türlü değişim yerine başkalaşım yaşanır ve bir müddet sonra asli hâline hemen hiç benzemeyen bir ürün ortaya çıkar. Burada dikkat edilmesi gereken mesele, dilin cümle yapısını meydana getiren öge sıralamasının değişmemesi ile bağlantı, zaman ve çekim unsurlarının dilin yapısı temelinde devam edebilmesidir. Ayrıca ithal edilen unsurların da lisanın kendine özgü ses hususiyetlerine uydurulması gereklidir. Şi’r şiir, gol gül, bolbol bülbüle döner… Böylece Türkçenin yeni misafirleri onun boyasıyla boyanır ve ses harmonisine ayak uydururlar.
