Son yıllarda öykü türüne olan ilginin artmasıyla birlikte, okur birçok öykü kitabı ve yazarla tanışma fırsatı buldu. Art arda yayımlanan öykü kitaplarını ve yeni öykücüleri takip etmek zorlaşsa da bu hareketlilik, edebiyat alanının gelişmesi ve genişlemesi açısından dikkat çekici. Farklı üslup ve tekniklerle yazılmış eserler, edebiyat dünyasına zenginlik katarken anlatı biçimlerinin çeşitlenmesine de olanak tanıyor.
Bütün bu eserlerin edebî kalitesi, okurunu bulup bulamayacağı ve edebiyat tarihinde yer alıp alamayacağı elbette ki zaman içinde anlaşılacak. Edebiyatın kendine has eleği kimini kalıcı kılacak, kimini de yokluğa mahkûm edecek. Bununla birlikte üretimin sürekliliği, edebiyat ortamının canlılığı adına ümit verici.
Son zamanlarda ismini sıkça duyduğumuz ve edebiyat dergilerinde öykülerini okuduğumuz yazarlardan birisi de Sibel Oğuz. İlk kitabı “Annem, Zeytin ve Çay” dan sonra ikinci kitabı “Bu Hikâye Tutar Canan” ile okuruyla buluşan yazar, sıradan hayatları sade bir kurgu ve derin bir içgörü ile anlatmaktadır. On yedi öyküden oluşan kitap kendisiyle, çevresiyle ve toplumla içsel kavgalara girişen karakterlerin hikâyelerini konu ediniyor. Bu karakterler, duygusal iniş çıkışlar yaşayan bizden ve içimizden kişiler.
Yazar, tasarladığı karakterlerle ve onların davranış biçimleri aracılığıyla aslında okura bir ayna tutmak istiyor. Bunu yaparken gündelik hayatın küçük ayrıntılarını dikkatle seçiyor: Mutfakta geçirilen kısa bir an, hayat acemisi bir kalbin pencere kenarındaki iç konuşmaları ya da aniden çalan bir telefon…
Sibel Oğuz, kitaptaki öykülerinde gündelik yaşamın içinden anlara odaklanarak küçük insanların içlerinde derinleşen yaraları görünür kılıyor. Bu görünürlüğü kimi zaman karakterin iç monologlarıyla, kimi zaman dışarıya yansıyan öfkesiyle, kimi zaman da metaforik ifadelerle sağlıyor.
Kitaptaki öykü karakterleri, dış dünya ile iç dünyaları arasında çatışmalar yaşayan; toplumun normlarıyla ve kendileriyle uyum sağlayamamış kırılgan bireylerdir. Yaşamda gerçek benlikleriyle var olamamış, ne içeride ne de dışarıda tam anlamıyla tutunamamış kişilerdir. Duygularını yüksek sesle dile getiremeyen bu karakterler, öfkelerini bastırmış; kırılgan ve arayış içindedirler. Bu da öykülerin temel gerilimini oluşturur. Modern bireyin yalnızlığına ve bölünmüşlüğüne dair tanıdık bir atmosfer kurmayı başaran yazar, kullandığı şiirsel dille de okuru bu atmosferin içine çekiyor.
Kitaba ismini veren öyküde karakterin iç monologları güçlü bir şekilde hissedilmektedir. Öyle ki “Canan” karakteri, içindeki sese “Sevda” ismini vermiş ve onunla bir mücadeleye girişmektedir:
“İçimde Sevda diye bir kadın. Konuşmak için fırsat kolluyor. Ne diye elin kadınları dolaşır içimde? Gelen geçen hanı mı? Nedir bu herkese kapı açmalar?”
Öykü, Canan’ın defterine yazmış olduğu hikâyenin bir bölümü ile başlar. Öykü boyunca hikâye yazmak üzerine atıflar yapan yazar, metinde öykü yazmanın bazı ipuçlarını da verir. Bu da -şu ifadelerde olduğu gibi- öyküyü postmodern bir anlatıya yaklaştırmaktadır:
“Sevdaya istemeden hak veriyorum. Ona, bitmiş bir hikâyenin zorla uzatılamayacağını anlatıyorum.”
“Bir ikindi vakti telefonumun yanlışlıkla aranması uzun bir hikâyenin girişiydi aslında. Ve bir hikâyeyi esaslı kılan şey etkili bir girişinin olmasaydı.”
Platonik bir aşka tutulduğunu anladığımız Canan, içindeki duyguları bastırmanın ya da unutmanın yolunu temizlikte bulur. İç sesi olan “Sevda” ile konuşurken bir yandan da mutfak tezgâhının üzerindeki inatçı lekeyi çıkarmaya uğraşır ve öykü sonunda bunda başarılı olur.
Sonuç olarak Sibel Oğuz, “Bu Hikâye Tutar Canan” kitabındaki öyküler aracılığıyla, bireyin toplumla kendi benliği arasındaki sıkışmışlığını ve varoluşsal mücadelesini karakterleri üzerinden gün yüzüne çıkarıyor. Bunu yaparken de okuru iç dünyasına doğru edebî bir yolculuğa davet ediyor. Kitap bittiğinde insanın aklında şu soru kalıyor: Bu hikâye gerçekten tutar mı Canan?
