Buradaki tek katlı, bahçeli; bazısının sıvasız, çoğunun boyasız olduğu bu mütevazı evlerin  sakinleri birbirini iyi tanırdı. Düğünleri, asker yollama törenleri, bayramlarda sevinçleri, cenazede hüzünleriyle bu mahallede canlı bir kültür yaşatılırdı. Haftada bir kurulan semt pazarının ve caddenin sabit esnafı, yakın çevrenin ihtiyacını karşılar ve geçimini sağlardı.

Bu caddedeki dükkânlardan birinin ön cephesinde mavi boya ile “Bizim Berber” yazıyordu. 

Mahallenin berberi Harun, kırklı yaşlara merdiven dayamış; bir altmış beş boyunda, kavruk tenli, kenar mahalle delikanlısı. Dükkânı sabahları erkenden açar; kapı önündeki açık mavi tahta sandalyesi ve beyaz masasında, çay ve simitle hafif bir kahvaltı yapardı. Bu basit görünen masa ve sandalye, onun için çok kıymetliydi. Bayram Emmi diye anılan rahmetli babasının hatırasıydı. Her ne kadar nüfusta Bayram yazsa da herkes onu İzzet diye bilirdi. Babası, onu Bayram diye, annesi ise kendi babasının ismi olan İzzet diye severmiş. Annesi daha baskın çıkmış ki adı İzzet kalmış. Vefat ettiği zaman öğrenmiş herkes, onun gerçek adını; zira vefat ilanında gerçek ismiyle anılmıştı. Harun, babasının bu isim kargaşasına bir çözüm bulmuş ve “Koca Reis”  demişti babasına.

Ana caddenin her sabah en işlek dükkânları Çaycı Enver ve Fırıncı Hasan’dı. Pastaneci Burhan en tatlı esnaf arkadaşıydı. Onun sık sık “Müzmin bekâr! Tatlını ne zaman yiyeceğiz?”  esprileri  eksik olmazdı.

Kendi imkânlarıyla açtığı bu küçük berber dükkânında çoğunlukla beraber büyüdüğü akranlarını konuk ederdi. Buraya pek yabancı gelmezdi. Saat ondan sonraki müşterileri, genel itibariyle emekli, yaşlı amcalardan; akşamüzeri ve kapanana kadar da gençlerle orta yaşlılardan oluşurdu.

Bir berber olarak herkesin görüşünü, savunduğu fikirleri, partisini, tuttuğu takımı bilir; onların huyuna suyuna gider ve ekmeğini el emeğiyle, helalinden kazanmaya bakardı. O herkesin hikâyesini bilirdi bilmesine de kimse onun serencamını bilmezdi.

Yıllar önce bir sevdiği varmış: Nazlı. Komşunun kızı, küçükken beraber evcilik oynadıkları, büyüyünce başkasıyla evlenen, bir türlü açılamadığı sevdası. Annesi Mürüvvet Hanım; “Oğlum! Ondan sana hanım olmaz, falancaların kızı var!” dese de Harun gönlüne söz geçirememiş. Ne sevdiğine kavuşmuş ne de başkasına o gözle bakabilmiş. Kimi zaman kendi kendine düşünür, hüzünlenirmiş: “Acaba!…”

“Harun, evladım dikkat et! Yoksa bir gün berber sandalyesinde son nefesimi vereceğim.”

Bu sözle daldığı düşüncelerden sıyrılıp dükkâna, koltukta tıraş ettiği mahallenin şakacı amcası Yusuf Emmi’ye döndü.

“Özür dilerim, Yusuf Emmi!”

“Ben yaşayacağımı yaşadım, benim için sorun yok da sen hapislerde perişan olma yavrum!”

Bu latifeye ikisi de güldü. Yusuf Emmi, tıraş boyunca anılarından bahsederdi. Her müşterinin berberine psikolog muamelesi yaptığı gibi ona gelen giden de derdini anlatır, çözüm bulamasa da rahatlardı. Harun, herkesi kendini vererek dinlemediği için en sonunda hep aynı cümleyi söylerdi: “Allah hayırlısını versin!” Çoğu kimse bu cümleyi, “Tabii, tabii!” diyerek onaylar; kimisi de özellikle memur olanlar, “Sen beni dinlemiyor musun?” diye tepki verirdi. Harun, bu durumda ne diyeceğini bilemez ve suçu günün yorgunluğuna atardı. Herkesi can kulağıyla dinleyecekti ama kimse tıraş parasını tarifeye göre vermiyordu ki! Üstelik bir de psikolog hizmeti alıyorlardı. Tarifeyi özellikle herkesin göreceği yere asar ama o da görmezden gelinirdi. Bu denkleştirilemeyen para meselesinin aslını, Zekeriya Usta’nın yanında çıraklıktan öğrenmişti; “Müşteri velinimetti. O ne verirse o alınırdı.”

Yaz mevsiminde mahallenin yurt dışında yaşayan sakinleri gelir, onlar ücreti fazlasıyla öderdi. Üstelik çeşit çeşit çikolata da getirirlerdi. Kendi de bunun altında kalmaz, tıraş sonrası onlara kahve yanında lokum ikram ederdi. Onların muhabbeti çok ayrıydı. Memleket hasreti burunlarında  tütüyordu amma elden ne gelir? Orada da kurulu bir düzenleri vardı. Memleketin kıymetini bilmek gerekliydi.

Özellikle işlerin pek yoğun olmadığı ikindi vaktinde, dükkân önünde, mahalleden tanıdıklarla çay veya kahve içtiği olurdu. Onların en yetkini Psikolog Melek Hanım’dı, namıdiğer Kara Melek. Karalığı esmerliğindendi ama yüreği de yüzü gibi yumuşacıktı. Kimisi ona “deli doktoru” diyordu. Babası kapıcıydı; erken yaşta vefat edince bu tatlı kız yetim kalmıştı. Başarılıydı Melek. Gün geldi, üniversiteyi kazandı. Harun’un bir zamanlar “Kara meleğim!” diye sevdiği bu küçük kız, büyümüş de okul okuyacak çağa gelmişti. Elini taşın altına koyup Melek okulunu bitirene kadar ona burs verdi. O da bunun hatırına mahallenin berberini ara sıra ziyaret eder, kahvesini içerdi. Küçükken kendini de az tıraş etmemişti.

Bir de herkesin mahallenin delisi dediği Memmet vardı. Berberin en renkli konuğu oydu; bu dükkânın bereketiydi. Her zaman onun için kıyıda köşede mutlaka bozuk para bulunurdu. Hele tıraş sonrası parasını alırsa, ondan mutlusu yoktu.

Mahallenin genç tayfası yok mu!

Çulsuz yakışıklılar, bir yere giderken evde yapamadıkları bakımı onun dükkânında ayak üstü beleşe getirenler… Hele tıraştan sonra acelesi varmış gibi “Eline sağlık, sonra görüşürüz!” deyip borç yazdıranlar… Bu durum, berberle müşteriler arasında yazılı olmayan bir kanun hükmünde kararnameydi! Harun herkesin sır küpü, mahallenin sevilen esnafıydı. Onun gibi bir berber her semte mutlaka lazımdı.

Yine bir bayram geliyordu. Çarşıya hareketlilik gelmişti. Onun işi, böyle günlerde yalnızca gündüz olmaz; mesaisi akşama kayar, gece geç saatlere kadar hatta bayram günü sabahına kadar sürerdi.

Müşteri olmadığında bir çay söyler; her zamanki mavi tahta sandalyesine kurulur, yoldan gelen geçenlerle merhabalaşır ve dinlenirdi.

Yine böyle bir anda, dükkânın önünden yavaşça geçen, lüks ve siyah bir arabadan, bir bayanın dikkatle kendisine baktığını fark etti. Önce kim olduğunu anlayamadı lakin birkaç dakika sonra taşlar hızlıca yerine oturdu; bu Nazlı’ydı. Nefesi boğazında takılı kaldı. Ne yapacağını bilemedi. İstemsizce elinde çay bardağıyla yerinden kalktı. Sağına soluna bakındı. Her şey hayatın olağan akışında devam ediyordu. Sonra yerine oturdu ama çayını içemedi. Uzun süredir bastırdığı sıkıntıları yeniden depreşti. Unutamamıştı ama en azından göz önünde olmayınca hatıraları da külleniveriyordu. Bayram tatili için gelmiş olmalı, diye düşündü. Düğününe bir komşu olarak davet edilmişlerdi fakat kendisi katılmamıştı. Onun durumunu tek bilen annesiydi, ayıp olmasın diye o katılmıştı. Hatta Nazlı’nın evleneceği genç, damat tıraşı için Harun’un dükkânına gelmişti. Tabii ki çocuk onların arasındaki ilişkiyi bilmiyordu. Bilse gelir miydi? Gelmezdi elbette. Durduk yere düğün öncesi kim hırgür isterdi ki! O da bir berber olarak elinden gelen hizmeti esirgemedi. Bugüne kadarki en güzel damat tıraşını ona yaptı çünkü Nazlı her şeyin en iyisine layıktı. Lakin damadı hiç gözü tutmamıştı, Nazlı için endişelendi. Erkekleri çok iyi tanıyordu. Bir berber olarak erkekler üzerine kitap yazacak kadar tecrübeye sahipti.

Çoğu zaman sevdiğinin siyah gözleri aklına gelir lakin “Neylersin, gader!” deyip kendini teselli ederdi.

Harun gönlüne söz geçirememiş; evden beyaz gelinliğiyle çıkarken kimsenin görmeyeceği bir yerden, sokağın köşesinden izlemişti Nazlı’yı. O gün Nazlı, onu fark etmişti zira düğün boyunca gözleri hep onu aramıştı. Onun geleceğini biliyordu çünkü o da Harun’u seviyordu. Bir çıtlatsaydı, belki de hemen “Evet!” diyecekti ama Harun, bir delikanlı olarak anasının tecrübesine çok güveniyordu. Hiçbir zaman söz geçiremediği yüreğine rağmen anasının sözünü dinledi. Sonra da kimseye kalbini açmadı çünkü kalbinin kapısında bekleyen sadece Nazlı’ydı. O, orada, o kapıda beklerken…

Bayram boyunca dükkân kapalıydı. O yüzden evden çıkmadı, olur da yolda karşılaşırsa…

Zaten bayram telaşı çabuk geçer, Nazlı da bir şekilde giderdi. Anasının, “Oğlum, evde kös kös ne oturuyorsun? Çıkıp arkadaşlarınla gezsene!” demesine aldırış etmiyordu. Gerçi anası onun neden bu hâlde olduğunu biliyor; bu yüzden üstüne fazla gidemiyor, ona kıyamıyordu. 

Evde kaldığı üç gün, bir hapis hayatı gibiydi. Yattığı odanın perdesini erken uyanmasına rağmen açmadı. Olur ya! Sokaktan geçerken onu görür de kabuk tutmuş yaraları tekrar kanardı. Kahvaltıya çağıran annesine, daha sonra yapacağını söyledi. Mürüvvet Hanım, oğlunun üzülmesini istemediği için “İyi, sen ne zaman istersen yap. Kahvaltıdan sonra ben bayramlaşmak için halanlara gideceğim.” demişti.

Güneşin sarı sıcak ışıkları, beyaz perdeyi zorlayarak içeriyi aydınlatmaya çalışıyordu. Dışarıdan çocuk sesleri geliyordu. Perdenin köşesini araladı. Bayramlıklarını giymiş çocuklar neşe içerisinde oynuyordu. Bir müddet hareketsizce onları izledi. Aklına çocukluğu geldi. Nazlı’nın da içinde olduğu, saklambaç oynadıkları çocukluk günleri… Harun, ebe olduğunda onu bilerek görmezden gelir ve hemen sobelemezdi. Herkesi bulduktan sonra Nazlı’yı saklandığı yerde eliyle koymuş gibi bulurdu. O zamanki Nazlı, mahcup gülüşüyle gözlerinin önünde belirdi. Harun o görüntüye, daha doğrusu karşısındaki boşluğa elini uzattı. Orada kimsenin olmadığını biliyordu, yine de eli istemsizce oraya doğru uzanıyordu. Eli bir müddet havada asılı kaldı. Sonra parmaklarını bükerek elini çaresizce geriye çekti. Her şeye rağmen bu durum, yüzünde tatlı bir tebessüm oluşturdu. Tek istediği onun mutlu olmasıydı.

Annesi akşamüzeri eve geldiğinde kahvaltı hâlâ masadaydı; bir şey diyemedi, sessizce yutkundu. Oğluna bir şey olmasından korktuğu için çok konuşmuyordu. Yalnızca “Ümmühan Hala’nın,  Hacer Hala’nın çok selamı var, oğlum!”  diyebildi.

Mürüvvet Hanım, kimi zaman oğlunun bekâr kalışına, önüne çıkan her kısmete “Hayır!” deyişine kendinin sebep olduğunu bilir ve onun olmadığı zamanlarda sessiz sessiz gözyaşı dökerdi. Belli bir zaman sonra da oğluna karşı evlilik konularını zaten hiç açamadı.

Harun, bayram tatili sonrasında dükkânı açtı. Müşteri olmazdı ama o, üç günlük bu esaret hayatına bir son vermeliydi. Yine mavi sandalye ve boş, beyaz masa… Bir korna sesiyle kendine geldi.

Nazlı’nın eşi arabayı pastanenin önüne park etmeye çalışıyordu. Önce Nazlı, sonra kocası arabadan indi. Göz göze geldiler; damat bey onu hatırlamıştı, selam verdi. Harun da istemsizce ayağa kalktı, selamı yutkunarak aldı. O an ne yapacağını bilemedi. İkisi birlikte Pastaneci Burhan’ın dükkânına girdiler. Harun, bulunduğu yerden onları görüyordu. Bu durumun bir an önce bitmesini istiyor ama görmezden de gelemiyordu. Birkaç çeşit tatlı paketi yaptırdılar, ardından ikisi birlikte paketleri arabanın bagajına yerleştirdiler. Bütün bunlar olurken, Nazlı göz ucuyla Harun’a bakıyordu.

Nazlı, dükkânın önünden geçerken herkese el salladı. Harun, çok istemesine rağmen ellerini kaldıramadı.