20. yüzyılın ortalarından itibaren dilbilimde yeni açılımlar yaşanmıştır. Bunların başında hiç şüphesiz fonksiyonalizm gelir. Yani sözün kullanıldığı bağlama göre anlam kazanması. Bir sözün ne kadar doğru ya da yanlış olduğu, ne derece değerli ve etkili sayılacağı, içinde bulunduğu bağlama göre değerlendirilir.
Fonksiyonalizm bir ilim sahası olarak ortaya çıkana kadar dilbilim, strüktüralizmin öncülüğünde ilerliyordu. İşlevselcilik olarak Türkçeye tercüme edilen bu ilim sahası dilbilimde dilin kullanımının anlaşılmasına dair yeni çözümler getirmiştir.
İnsan meramını üç şekilde muhatabına iletir: Yazılı bir metin, sözlü bir konuşma veya jest ve mimiklerle. Ses dalgalarıyla ve renkler ise temelde dile aracı olan maddi unsurlardır. Bu manada insanların ürettikleri ifadeler onların sesleri, beden hareketleri veya içinde bulundukları hâle göre bıraktıkları yazılı metinler üzerinden tahlil edilir. İşte bu noktada en dikkat edilmesi gereken husus, hangi söz ve hareketin o dili konuşan insanların umumuna bakılarak müşterek bir vaziyet olarak kabul edilip edilmediğidir. Dil bir ortak kabuldür. Ortak kabule mutabık ses ve hareketler dereceleri farklı olacak şekilde doğru, aksi ise çeşitli nispetlerde hatalı addedilir.
Dil, herkesin kabul ettiği üzere sabit kalmaz. Değişir, dönüşür ve gelişir. Her dilde yaşanan bu hâl, kimi dillerde daha seri bir değişim gösterirken kimi dillerde ise çok daha uzun yıllara/asırlara yayılır. Dili değiştiren hadiseler haricî ve dâhilî şeklinde ikiye ayrılabilir. Haricî hadiseler genelde temasta olunan diğer dillerin etkileri, ilim ve fendeki ilerlemeler, büyük çaplı harpler ve göçler olarak sıralanabilir. Bir lisanı değiştirip dönüştüren veya değişik derecelerde başkalaştıran dâhilî sebepler ise çok daha farklıdır. Dil aslında yine o dili konuşanlar tarafından değiştirilir. Ancak değişim, umumen o lisanı hayatının gençlik yıllarında kullanan yeni nesiller tarafından meydana konur. Çağın gelişmeleri, önceki nesillerden farklı olma arzusu, basmakalıp ifadelerden bıkkınlık gibi sebeplerle bu yeniyetmeler kelimelerin telaffuzlarıyla ve anlamlarıyla oynarlar. Onlardan bazen duyulmamış yeni kelime ve ifadeler uydururlar, az kullanımda olan bir kelimenin sıklığını artırır veya sıklıkla istimal olunan bir sözcüğü nadir duyulan kelimeler arasına atabilirler. Kimi eski ifadelerin üzerindeki tozları silkelerken yeri gelir kimilerinin de papucunu dama fırlatabilirler.
Üstte dile getirilen hadiseler sonrası işlevselciliğin beşerî bir ilim olarak durduğu yer neresidir ve nasıl bir fayda sağlamaktadır? Söz konusu sorunun cevabı, bu bilim dalının insanlığa hangi sahalarda çözümler sunduğunu bilmede yatmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekirse her lisanın konuşurlarına sunduğu bir hürriyet alanı vardır. Sassuere, bunu bir satranç oyununa benzetir. Oyunun kuralları aynı kalmak kaydıyla istenilen hamle yapılabilir. Kurallar aynı kalır ama herkesin oynama tarzı başkadır. Kabul edilebilir sınırların yani kuralların içinde kalındığı sürece herhangi bir sapmadan bahsedilemez. Oyundaki hamleler, içinde bulundukları vaziyete göre yanlış veya doğrudur. Ancak üstte ifade edildiği üzere doğrunun da dereceleri vardır. İşlevselcilik işte burada devreye girer. Tahsilli ve şehirli birinin konuşmasıyla köylü, çiftçi birinin konuşması farklı olacaktır. Veya acı içinde kıvranan biri ile rahatça koltuğunda oturan bir kimse, farklı ses tonlamalarıyla kendilerini ifade edecektir. Ancak tekrar söylemek icap etmektedir ki neyin ne kadar normal veya anormal olduğu umumi kabule göre kıyaslanır.
Toplumun genelinin konuşma usulü, tarzı ve hangi hâlde, hangi kelimenin kullanılacağı gibi noktalarda bir sınırı vardır. Bunun aşılması dilde sapmaların olması demektir. Dildeki sapmaların tayin edilmesinde dilbilimin ve özelde işlevselciliğin yöntemleri kullanılır. Psikologlar, emniyet ve istihbarat unsurları, medya ve iletişimciler gibi birçok meslek erbabı da bu kaidelere göre işlerini icra ederler. Burada toplumun hayat tarzı ve kültürünün önemli bir yeri vardır. Fertler içinde bulundukları toplumun rengiyle boyanmıştır. Değerlendirmeler ferdin mesleği, cinsiyeti, yaşı ve eğitimine göre yapılmalıdır.
Peki, gençler dili nasıl değiştirir? Gençler bu kurallara bir derece uymak istemezler. Kayıtlara takılıp kalmaktan sıkılırlar. Bu durumlarda mevcut kelimelere yeni anlamlar yüklerler. Hatta yeri gelir, hâlihazırdaki bir kelimenin telaffuzuyla oynayabilir yahut birkaç kelimeyi mezcederek bambaşka kelimeler ortaya çıkarabilirler. Edebiyat ve kalem erbabı ekseriyetle dilin sınırlarını fazla zorlamaz. Fakat dilin genişlik kazanması ve zenginleşmesi büyük ölçüde onların yazdıkları ve söyledikleri edebî eserlerle vuku bulur.
Dildeki sapmalar ise dildeki haddin aşılmasıyla yaşanır. Bu sapmalar yani ayrık otlarının kaderi nedir? Buna yine toplumun kendisi karar verir. Bazı yeni ifadeler zamanla o dili konuşanlarca kabul edilirken birçoğu da dar bir alan ve kısa bir mühlet canlı kalır. Çoğu da kaybolup gider. Böylece toplumun eleğinden geçen dil sapmaları, dili yavaş ama sürekli biçimde değiştirir. Bazen bir kelimenin yeni anlamında kullanımının yaygınlaşması yüzyılları dahi alabilir.
Mesela, Arapçadan alınan şafak kelimesi yüzyıllar içinde gün batımı manasını kaybederek gün doğumuna evrilmiştir. Kanka kelimesi başlarda birer absürtlük ifadesiyken artık normalleşmiştir. Yavuz, eşkıya manasından kahramanlığa evrilmiştir. Son günlerde ortaya çıkan serseri kelimesinin yerine kullanılan hiçbirşeyolog, bundan yüz yıl sonra kullanımda olacak mı olmayacak mı bilinmez. Bir zamanların yaygın kaldırım mühendisi tabirini bugünlerde yeni nesillerden pek bilen yok. Hıı, hıı, hıı… şeklinde konuşmak, Türkçede bir eksiklikken belki de iki üç nesil sonra moda olacak. Kim bilir?
