“Kelimeler, onlara yaptırmak istediğiniz işleri her zaman beceremezler. 

O yüzden müzik vardır. Kelimelerin boşa çıktığı zamanlar için.” 

(Patrick Rothfuss)

Delirecek gibiydi… Karşısına çıkan her şeyi herkesi ezip geçiyordu. Caddede sıralanmış kaç sokak lambasını direğiyle birlikte yerinden söküp ters çevirmiş sonra da var gücüyle tersine toprağa saplamıştı bilmiyordu. Böyle böyle kararmıştı yolları. 

Trene binmek ile raylara atlamak arasında bocalıyordu. Öyle takatsiz, öyle güçsüz, öyle yorgundu ki… Raylara atlamak bile zahmetli işti. Baktı, baktı, baktı… Trenin yaklaştıkça artan sesiyle birlikte kendini rayların üstünde buldu. Paramparçaydı her şey… Tren hızla geçiyordu. Bitmek bilmeyen vagonlar sona erdiğinde raylar tüm cazipliği ile önüne tekrar seriliyordu. Yine bir tren sesi… İşte yine raylardaydı. Her şey paramparça… Ardından bitmek bilmeyen vagonlar… Sonra güzelim raylar… Ve yine tren sesi… 

Kâbusa dönen bir hayal âlemindenki bu girdaptan kurtulduğunda gözleri ağlamaktan iyice şişmiş fakat gözlerindeki güneş gözlüğü, vakur ve dik duruşunu korumaya yetmişti. 

Dimdik duruyordu. Alacaklıydı bu hayattan. Öyle ya, bu kaçıncı savruluşuydu? Tren, önünde durduğunda bir gayretle bindi ve oturacak boş bir yer aradı gözleri. Zar zor taşıdığı başını cama yaslayıp dakikalarca rayları izledi. Şu an her şeyden çok zihnindekileri boşaltmaya  ihtiyacı vardı. Bu ayrılıktan dönmemeye kesin kararlıydı. İki yıldır da bu kararının arkasında durmayı başarmıştı. Anlaşılmayı bekleyerek harcayacağı yılları yalnız geçirmeye razıydı. Belki de yeniden âşık olurdu, kim bilir… Şu an bunları düşünmek iyice yoruyordu. Diğer yandan zihninden tezat düşünceler geçiyordu: Belki de her şey düzelebilirdi. Aslında hâlâ çok seviyordu. Ama yok! Yok, mümkün değil aynı kırgınlıkları tekrar yaşayamazdı. 

Kendi kendiyle konuşmasını kesemeyince bu buluşmaya berrak bir zihinle gitmeyi beceremeyeceğini anladı. Anlaşılmamak, bir toz yığını gibi her anısının ve her acısının üzerini kaplamıştı. Zihni hem tozlu hem dağınıktı. Hâlbuki anlaşıldığını bir hissetse öyle bir hafiflerdi ki hayat eskisi gibi toz pembe bile görünürdü. Düşünceler arasında gidip gelirken az daha ineceği durağı kaçırıyordu. Neyse ki bu sefer doğru istasyonda inebildi. 

Adam elinde çiçeklerle karşısında dikiliyordu. Ayrı geçen iki yılın ardından beklenenden daha fazla karmaşık duygular içindeydiler. Geçen zaman ikisinden de çok şey götürmüştü. Adam çiçekleri, “Hoş geldin!” diyerek nazikçe uzattı kıza. Bu “Hoş geldin!” ifadesi, “Hayatıma yeniden hoş geldin!” demekti. Ne var ki adam, kızın mesafeli duruşu karşısında, onun hayatına tekrar geldiğinden, hele hoş geldiğinden hiç emin değildi.

Başını hafifçe eğip teşekkürünü belirterek aldı çiçeği kız. Henüz tek kelime edecek hâli yoktu. Hâli olsaydı, her zaman gittikleri kafeye gitmek istemediğini söyleyecekti adama. Ama sessizce yürüyerek aynı kafeye gidip aynı masaya oturdular. Adam ikisi için de her zamanki siparişlerini vermenin dışında hiç konuşmadan sadece kıza bakıyordu. Aldığı çiçekle tüm duygularını ifade ettiğini düşünüyor olmalıydı. Asıl ilginç olan ise kızın da hiç konuşmamasıydı. Alışık oldukları bir durum değildi bu. Gözlüklerini bile çıkarmamıştı daha. Çünkü çıkarırsa gözleri onu ele verirdi. Oysa şu an duygularını açık etmeye hiç mecali yoktu. Aynı şeylerin tekrar tekrar yaşanmasından yorgundu. Adam barışma umuduyla kıza bakarken kız, şimdiye kadar neden ayrıl(a)madıklarını, bu davete neden “Hayır!” diyemediğini düşünüyordu. Etrafına uzunca bakınıp kalabalıktan rahatsızlığını belirtmek istercesine, “Burası çok kalabalık.” dedi kız. 

Hissettiği yalnızlıktan yorulmuş olmasına rağmen sakinlik arayışındaydı. İçinde anlam veremediği tezatlara her gün bir yenisi ekleniyordu. Çoğu sabah dağınık bir odanın kapısını çeker gibi çekiyordu zihninde açık kalan kapıları. Yeni günü zihninin küçük salonunda ağırlıyor, akşam olup yüzündeki emanet tebessümle onu uğurladıktan sonra kapattığı kapıları birer birer açıyor ve her odada acısını iyice hissedecek kadar kaldıktan sonra uykuya dalmakta güçlük çekiyordu. Yeni bir güne uyanmaksa tam bir eziyet oluyordu. Anlaşılan bugün de yine yüz yıl yaşamış gibi devirecekti günü. Beden yaşı yirmilerde olmasına rağmen ruhu, müzelerde sergilenebilecek değere sahip birçok tarihî eserle yaşıttı. 

Adamın da ne kadar değişmiş olduğunu düşündü kız. Çok değil iki yıl geçmişti. Görünürde fark edilir bir değişiklik yoktu. Ama bu bakışlar ve bu duruş, iki yıl önce ayrılma kararı aldığı adama ait değildi. Anlaşılan o da zorlu iki yıl geçirmişti. Buluşmaya gelmeden önce yaptıkları telefon konuşması, ikisini de bir nebze ümitlendirse de duyguları ile mantıkları bir süredir savaş hâlindeydi. Ayrı dünyaların insanları olduklarını zaman içinde defalarca tecrübe etmişlerdi. Ayrılığın çemberinden daha önce de geçmiş, aşkın ayrılık yüzünü deneyimlemişlerdi. Fakat birbirlerinden başka tutunacak dal bulamayıp “Ne seninle ne sensiz!” denilen kaosun içinden birbirlerine tutunarak çıkmışlardı. Bu kez yaklaşık iki yıl süren ayrılığın ardından tekrar birleşme kararına varabilecekler miydi? Bu düşüncelerle boğuşurken kafede çalmaya başlayan şarkı, yavaş akan zamanı âdeta dondurdu. Etraflarındaki her şey dönmeye başladı. 

“Senden sonra

Ne tam mavi

Ne tam sarı

Olmadı

Hafif bir söz gibi belki

Ama öyle yerin dolmadı

Ben şansımı zorladım

Ayakta kalmak için”

Kız, şarkının etkisiyle gözlüklerini çıkarıp masaya koydu ve nihayet göz göze gelebildiler:

“Tutunamadım

Tutunamadım

Şiirlere şarkılara

İzimi sürer sesin

Ben nereye sen oraya”

Sözlerin etkisiyle şarkı boyunca gözlerini birbirlerinin gözlerinden ayırmadılar. Gözyaşlarıyla birlikte öfkesi, yalnızlığı, hüznü de akıyordu kızın gözlerinden. Adam kızın gözyaşlarını sildi. Elleri, gözleri, kalpleri birleşince şarkıyla birlikte kızın zihnindeki dağınık ve tozlu odalarının kapalı kapıları bir bir açılmış, hepsi tozlarından arınmaya başlamıştı. İnsan ne garip bir varlıktı! Bir bakış ve dokunuş psikologların seanslar boyunca yapamayacağı etkiyi yapmış, üzerindeki dağ gibi yükü almış ve kuş gibi hafifletmişti kızı. Adamın hâli de kızınkinden farklı değildi. Konuşsalar, her şeyi uzun uzun anlatsalar duygularını bu kadar açık dile getiremezlerdi. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.” sözü âdeta ikisinde vücut bulmuş gibiydi. 

Adam uğraşsa, planlasa bu atmosferi böyle denk getiremezdi. Sanki bütün kâinat, bu sevginin taçlanmasını istiyordu. Bir eliyle hâlâ kızın elini tutarken diğer elini ceketinin cebine attı. Kız, bu anı daha önceleri defalarca hayal etmiş olmasına rağmen bugün yaşayacağını hiç tahmin etmiyordu. Şarkı devam ediyordu.

“Tutunamadım

Tutunamadım

Doğduğum şehirlere

Önüme düşer gölgen

Sen nereye ben oraya”

Adam, çıkardığı yüzüğü usulca kızın parmağına takarken dudaklarından, “Bu hayata birlikte tutunalım mı?” cümlesi döküldü. Bu cümle kızın kalbinde kendisine fazlasıyla yer bulmuş, kalbinde bu aşka ayırdığı yer iyice genişlemişti. 

Adamın ellerini sıkı sıkı tutarken, “Tutunalım.” dedi kız… “Bu hayata birlikte tutunalım.” 

Kafeden bu kez hislerine ayna tutan yeni şarkılarıyla birlikte, birbirlerine sımsıkı tutunarak çıktılar. Kızın  parmağında yüzükle…