Sivas’ın keskin ayazı, insanın yüzüne yalnızca soğuk olarak değil, aynı zamanda bir tür uyanıklık şeklinde çarpar. 90’lı yılların o uzun kışlarından birinde, Edebiyat Fakültesinin eski betonarme binasında, kaloriferlerin yarım yamalak ısıttığı bir sınıfta oturuyorduk. Pencereden içeriye sızan ışık, karla kaplı avluda kırılıp solgun bir sarılıkla sıraların üzerine düşüyordu. Gençtik, üşüyorduk ama edebiyatın ateşi içimizi ısıtıyordu.

Bu soğuk kış günü, sınıfın buğulu camlarının önünde duran hocamız, Cevdet Kudret’i yalnızca bir yazar olarak anlatmıyor; sanki bir devrin ruhunu sınıfa çağırıyordu. “En uzun ömürlü edibimizdir.” dedi ve ekledi: “Yedi Meşaleciler kuşağının yaşayan hafızası…”  Önce Baykara, sonra Solok, en sonunda Kudret soyadını alan bu çok yönlü kalemin edebiyata şiirle başladığını; Birinci Perde kitabından sonra tiyatroya yönelip Tersine Akan Nehir, Dünya İçinde Dünya ve Kurtlar gibi eserler verdiğini anlattı. 1933’ten sonra roman yazmaya yönelişini; Sınıf Arkadaşları ile başlayan, sonra Havada Bulut Yok ve Karıncayı Tanırsınız ile genişleyip Süleyman’ın Dünyası başlığı altında birleşen üçlemesini, I. Dünya Savaşı’nın ve kendi meslek hayatının izlerini taşıyan bir atmosfer romanı olarak değerlendirdi. 

Hocamız, roman türlerini açıklarken Tanzimat’ın tip romanlarından II. Meşrutiyet’in vaka romanlarına, Tanpınar’ın iç dünya merkezli eserlerinden Peyami Safa’nın vakayı giderek geri plana atan romanlarına kadar birçok örnek vererek Kudret’in eserini bu çizgide “bir devri anlatan atmosfer romanı” olarak konumlandırdı. Ardından Kudret’in hikâyeciliğine değinip Sokak kitabını, araştırmacı yönünü, dil meselelerine eğildiği Dilleri Var Bizim Dile Benzemez adlı eserini, Karagöz üzerine yaptığı kapsamlı çalışmayı ve üç ciltlik Edebiyatımızda Hikâye ve Roman incelemesini Türkoloji öğrencileri için temel kaynak olarak niteledi. Son olarak, lise edebiyat kitaplarından TDK ödüllü Ortaoyunu’na kadar uzanan geniş üretim yelpazesini sıralayıp “Tüm yönleriyle Cevdet Kudret’i anlamak için onu bir şiiriyle de değerlendirmek gerekir.” diyerek sözü şiire getirdi. Sınıfta bir sessizlik oldu çünkü hepimiz hocanın sesinde yalnız bir biyografinin değil, bir edebiyat ömrünün nabzını duyuyor; o lahuti sesiyle şiir okuyuşunu hayranlıkla dinliyorduk:

“Güneş İntihar Etti*

Uğrunda binbir çölü gezdiği leylası ile

İhtimal dağdan dağa başkası firâr etti;

Bağrında lale gibi açılmış yarası ile

Sulara atılarak güneş intihar etti.

Ortada gezilir mi hiç bu yüz karası ile

Bizler gibi ona da ne ettiyse yâr etti:

Bağrında lale gibi açılmış yarası ile

Sulara atılarak güneş intihar etti.”

Şiir, sınıfa bir sıcaklık gibi değil, ürperti gibi yayıldı. Güneşin intiharı… Bu ifade, o yaşlarda zihnimde ilk kez bu kadar güçlü bir imgeye dönüşüyordu. Hoca, şair Cevdet Kudret’ten söz ederken, sesindeki titrek heyecanla hepimizi içine çeken bir atmosfer kurdu. Sanki sınıfın dışındaki zemherir, bir anda çöl sıcağına dönüşmüş; Sivas’ın soğuğu, Mecnun’un yüreğindeki ateşe karışmıştı.

Hocamız, şiirin yalnızca bir tabiat tasviri olmadığını, sırtında yüzyılların mazmun geleneğini taşıdığını anlattı ve “Leyla, yalnızca bir kadın değildir; gecenin kendisidir.” dedi. Bu cümle, o gün zihnimde bir kapı açtı. Divan edebiyatında kelimelerin nasıl katman katman anlam taşıdığını ilk kez bu kadar berrak gördüm. Güneşin her gün doğudan batıya yürüyüşü, Mecnun’un çöllerde Leyla’yı arayışına dönüşüyordu. Bir tabiat olayı, bir aşk hikâyesinin içine sızıyor; bir aşk hikâyesi, gökyüzünün ritmine karışıyordu.

Şiirin, “bağrında lale gibi açılmış yara” imgesi üzerinde uzun uzun durdu hocamız. Lalenin ebcet hesabıyla Allah kelimesiyle aynı değere sahip olduğunu söylediğinde sınıfta bir sessizlik oldu. O an, şiirin yalnızca estetik bir oyun olmadığını, metafizik bir derinliğe de sahip olduğunu hissettim. Güneşin batarken aldığı kızıllık, bir âşığın bağrında lale gibi ortası siyah, ilahi bir yaraya dönüşüyordu. Bu yara hem aşkın acısıydı hem de insanın Tanrı’ya duyduğu yakınlığın işareti.

Hocamız, ders ilerledikçe şiirin hem sembolik bir şiir olduğunu hem de parnasyen bir tablo kurduğunu anlattı. Parnasyenlerin şiiri bir resim gibi kurma çabası, Cevdet Kudret’in dizelerinde de kendini gösteriyordu. Güneşin suya doğru eğilişi, renklerin ağır ağır koyulaşması, suyun yüzeyindeki titreşimler… Hepsi bir ressamın fırçasından çıkmış gibi belirgindi. Fakat bu tablo, divan şiirinin soyut mazmunlarıyla birleşince, ortaya hem görsel hem sembolik bir yoğunluk çıkıyordu.

O sırada ben, başka derslerde duyduklarımı hatırlıyordum. Felsefe hocamızın “Gerçeklik, insanın ona yüklediği anlamla derinleşir.” sözleri, bu şiirin her dizesinde karşılığını buluyordu. Tabiatın sıradan bir hareketi, insanın iç dünyasıyla birleşince bir trajediye dönüşüyordu. Güneşin batışı, artık yalnızca bir günün bitişi değildi; bir aşkın, bir arayışın, bir kavuşamamanın sembolüydü.

Şiirin tekrar eden mısraları üzerine konuşurken, hocamızın sesi bir anda yumuşadı. “Bu tekrarlar, yalnızca müzikalite için değildir. Güneşin her akşam yeniden batışı gibi insanın içindeki acı da tekrar eder.” dedi. O an, şiirin ritminin insan ruhunun ritmiyle ne kadar örtüştüğünü fark ettim. Her tekrar, güneşin suya bir kez daha eğilişi; Mecnun’un çöllerde bir kez daha kayboluşuydu.

Ders bittiğinde dışarı çıktım. Sivas’ın soğuğu yüzümü yalarken içimde bir sıcaklık vardı. Gökyüzüne baktım, güneş çoktan batmıştı ama o gün öğrendiklerimle, batışın ardında bir intihar değil; bir hikâye, bir mazmun, bir gelenek, bir aşk gördüm. Güneşin intiharı, artık benim için bir tabiat olayı değil; insanın kendi içindeki karanlıkla ve ışıkla kurduğu ilişkinin bir sembolüydü.

Yıllar geçti. O gün sınıfta duyduğum mısra, hâlâ zihnimde aynı tazelikle duruyor. Çünkü bazı şiirler, yalnızca okunmaz; insanın içine bir kor gibi düşer. Cevdet Kudret’in Güneş İntihar Etti şiiri de benim için böyle bir şiirdir. Sivas’ın soğuğunda içime düşen o ateş, hâlâ sönmedi.

*Cevdet Kudret, Yedi Meşale, İstanbul, 1928, s.95.