Yurt dışında yaşayanlar bilir; yaz tatili denince akla yalnızca dinlenmek gelmez. Tatille birlikte aile ziyaretleri, akraba buluşmaları ve çeşitli sosyal etkinlikler de peşi sıra gelir. Sılayırahim için memlekete gidenler çoğu zaman kendilerini nişanların, düğünlerin ve sürpriz ziyaretlerin içinde buluverir. Aslında bu durumun kendine has bir güzelliği de vardır; uzun zamandır uzak kaldığınız dost ve akrabaları, kısa süreliğine de olsa bir arada görüp onlarla hasret giderme imkânı doğar. 

Yine bir yaz tatilinde memlekete gelmiş, ziyaretlere başlamıştık. O yaz valideler kendi ifadeleriyle biraderi “baş göz etmek” için hummalı bir çalışmaya başlamışlardı. Bu vesileyle faaliyetler ivme kazanmış, ailede tatlı bir telaş başlamıştı. Biz de memlekete ayak basar basmaz, ayağımızın tozuyla, pek anlamadığımız bir konu olsa da kendimizi sürecin içerisinde buluvermiştik. Validelerin şoförü olarak “Bu yemekte bizim de tuzumuz olsun.” düşüncesiyle kendilerine yardımcı olmak için kervana katıldık. Yazın güneşli ve güzel bir gününde, memlekette artık âdeta bir ritüel hâline gelen ve kelimelere dökülmüş şekliyle “kız görmeye” Çorum’un şirin ilçesi Laçin’e gittik.

İkramlar ve müstakbel gelin ile damat adayı hakkında yapılan sohbetler eşliğinde süren ziyaretimiz, kısa sürede renkli bir hâl almıştı. Sohbet ilerledikçe farklı meseleler de konuşulmaya başlandı. Bu sırada müstakbel kayınvalide çocuklarından bahsederken; “Oğlum babasına, kızım da bana okşuyor.” dedi. 

İlk defa memleketimde “okşamak” fiilinin standart Türkçedeki anlamının dışında kullanıldığına şahit olmuştum. Acaba kelimeyi yanlış mı işittim diye tereddüt etmiştim. Hanımefendinin söylediğini doğru anlayıp anlamadığımı teyit etmek için cümleyi tekrar ettirdim. Evet, gerçekten de “okşamak” fiilini Azerbaycan Türkçesinde kullanılan anlamıyla yani “benzemek” manasında kullanmıştı.

Algıda seçicilikten olsa gerek, kelime hemen dikkatimi çekmişti. Bugün Azerbaycan edebî dilinde kullanılan bir kelimenin Türkiye’de, hem de kendi memleketimde bir ağızda bulunmasına ilk defa şahit olmuştum.  Böyle bir kullanım, doğrusu beni hem sevindirmiş hem de şaşırtmıştı. 

Yıllar önce buna benzer bir hatırayı Bahtiyar Vahabzade’den de dinlemiştim. Rahmetli şair, Ahmet Kabaklı’nın misafiri olarak İstanbul’a gelir. Kabaklı, dostuna Anadolu’yu birlikte gezmeyi teklif eder. Vahabzade, dostunun nazik teklifine karşı memnuniyetini belirtir. Kabaklı, kendisi ve misafiri için uçak bileti ayırtır. Ancak Vahabzade, uçak yerine arabayla gitmeyi önerir. Bunun üzerine iki dost yola çıkar ve istedikleri yerlerde mola verirler.

Şair, yolculuk esnasında Anadolu insanını yakından tanıma fırsatı bulur. Mola verdiklerinde dostundan izin ister ve dinlenme tesislerinde gördüğü insanlarla sohbet eder. Konuştuğu kişilere, kendisinin nereli olduğunu tahmin etmelerini, ister. Şairi tanımayanlar konuşmasından onun Karslı ya da Erzurumlu olabileceğini söylerler. Vahabzade, onların kendisini Anadolu’dan birisi olarak görmelerine çok sevinir. 

Yolculuk boyunca eline aldığı not defterine geçtikleri beldelerdeki yer isimlerini tek tek kaydeder. Anadolu’daki toponimlerin birçoğunun kendi ülkesi Azerbaycan’da da kullanıldığını görmesi onu ziyadesiyle memnun eder.

Şair Anadolu seyahatini anlatırken gözlerinin içi gülüyor, sevincini coşkuyla dile getiriyordu. 

Vahabzade’yi sevindiren yer isimleri, standart Türkçemizde de binlerce numunesiyle karşımıza çıkar. Diğer taraftan şair, halk arasına girip ağızlarda kullanılan kelimeleri görseydi birçok ortak dil yadigârlarına şahit olacağı muhakkaktı. Ağızlarda görülen ortak unsurlar, Batı Türkçesinin iki yakın kolunun sahip olduğu ortak söz varlığını gösterir. Ağızlarımız bu yönüyle önemli söz hazineleridir. 

Ağız çalışması yapanlara malumdur. Araştırmacıları oldukça çetrefilli bir süreç bekler. Dışarıdan bakıldığında sadece bir sohbet gibi görünen ağız derlemeleri, aslında iğneyle kuyu kazmaya benzer. Bir diyalekt araştırmacısı için süreç, doğru “kaynak kişileri” bulmakla başlar. Tercihen şehir hayatının tek tipleştirici etkisinden uzak kalmış, örgün eğitimle dili “törpülenmemiş” yaşlı nesil, dilin en saf hâlini saklayan hazine sandıkları gibidir. Bu araştırmalar sadece bir ses kaydı almak değildir; bir “kelime avcılığı”, ‘’kelime ya da ses keşfi’’dir aynı zamanda. Araştırmacı, derleme sırasında günlük hayatın her alanına dokunan sorular sorar: 

“Eskiden düğünler nasıl yapılırdı?” 

“Bayramları nasıl kutlarsınız?”

“Anne ve babanızdan hangi masalları dinlediniz?” 

Bu ve benzeri sorular, sadece ses farklılıklarını ortaya koymaz; aynı zamanda standart Türkçede karşılığı olmayan, o yöreye has dil hazinelerinin gün yüzüne çıkarılmasında da kilit rol oynar.

Ardından işin en çileli ama bir o kadar da heyecan verici mutfak safhası başlar. Kaydedilen metinler, kâğıda dökülürken standart alfabe yetmez. Çünkü halkın ağzından dökülen bazı sesler, bildiğimiz harflerle göstermede kifayetsiz kalır. İşte o zaman transkript dediğimiz özel işaretler devreye girer; hırıltılı, yutulan, kısatılan  ya da uzatılan her ses titizlikle not edilir.

Velhasıl ortaya çıkan metinle; ses yapısından, kelime türetme biçimlerine, morfolojik yapıdan cümle kuruluşlarına kadar hedefteki ağzın âdeta bir röntgeni çekilir. Bu süreç zahmetlidir, evet ama bir araştırmacı için bazen de yüzyıllar öncesinden kalma bir “sesi” bir “yapıyı’’ ilk kez yazıya geçirmek, bir arkeoloğun paha biçilemez bir heykeli topraktan gün yüzüne çıkarması gibi heyecan vericidir. Bundan dolayı da araştırmacıların çalışmayı titizlikle yürütmeleri, yöredeki birçok farklı kullanımı tespit etmek açısından elzemdir. 

İnsanların meselelere pratik yaklaşma eğilimini ağızlarda da açıkça ve sıkça görmek mümkündür. Standart dilde telaffuzu nispeten zor olan bazı kelimeler, ağızlarda daha kısa ve bazı sesler yutularak bir lahzada terennüm edilir. İlk defa Manisa’ya gittiğimde Demirci ilçesinin ağzındaki bu durum dikkatimi çekmişti. Demircililer edebî dildeki “Çardakta bardak var, bardakta armut var, armudu al da gel.” cümlesini “Çadakda badak va:, badakda a:mud va a:mudu a: da ge:.” şeklinde, konuşma hızını düşürerek sesleri yutarak söyleyiverirler.

Ağız çalışmalarının tarihi de oldukça eskilere dayanır. Her ne kadar başlangıçta doğrudan “diyalektoloji” olarak adlandırılmasa da ilk sistemli çalışmalar Avrupa’da yapılmıştır. 1876 yılında Almanlar “Alman Dil Atlası”nı, 1902 yılında ise “Fransız Dil Atlası”nı yayımlamışlar (Adıgüzel, 2013). Türkçe üzerine yapılan ilk bilimsel ağız çalışması ise 1867 yılında A. Maksimov tarafından hazırlanmıştır. Bununla birlikte, doğrudan ağız çalışması sayılmasa da Muslihiddin Ahterî’nin 1545 yılında hazırladığı Ahterî-i Kebîr adlı sözlük Afyon ve Kütahya ağızlarının bazı özelliklerini yansıtması bakımından diyalekt çalışması olarak nitelendirmek mümkündür. Türkiye’de ağızların bilimsel olarak incelenmesi ise 1932 yılında başlamıştır. Halk ağızlarından derlemeler yapılması için resmî yazılar çıkarılmış ve çeşitli kurumlar bu konuda görevlendirilmiştir (Alan, 2025, s.128-132).

Ağızlar diğer taraftan dilin eski yadigârlarını bünyesinde barındırması bakımından da dikkat çekicidir. Bugün edebî dilde kullanılmayan hatta yüzyıllar öncesine ait bazı yapıların diyalektlerde yaşamaya devam ettiği görülür. Bu yönüyle ağızlar son derece muhafazakâr bir yapı sergiler.

Memleketim Çorum’da annelerimiz akşam geç vakitlerde sokakta oynarken “Karanġıdı, artık eve gelin!” diye seslenirlerdi. Annelerimizin dillendirdiği cümlede geçen ‘’ḳaranġıdı’’ ifadesi dikkat çekicidir. Daha ilginç olanı ise 21. yüzyılda ağızda kullanılan “ḳaranġıdı” ifadesinin 13–15. yüzyıllarda yazılmış bir metinde de aynı şekilde geçmesidir. Bu durum doğal olarak dil araştırmacılarının dikkatini celbeder. Kelimenin anlamı ve morfolojisi üzerine birok dilci görüş beyan eder. Ama araştırmacılar kelimenin bir ağızda da aynı şekilde kullanıldığına dikkat çekmez. 

Eski Türkçenin sözlüğünü hazırlayan Clauson, kelimenin “kara” kökünden türediğini ancak biçim bakımından tahlilinin kesin olmadığını belirtir ve Moğolcayla erken dönem ilişkilerden söz eder (Clauson, 1972, s. 662). Räsänen ise bunun aksine kelimenin Türkçeden Moğolcaya geçtiğini ifade eder (Räsänen, 1969, s. 236). Hasan Eren ise sözcüğün Türkçe olduğunu ve “karanlık” biçiminin “ḳaranġı”dan geldiğini belirtir (Eren, 1999, s. 209-210). 

Bunun yanında Et-Tuḥfetu’z-Zekiyye fi’l-Luġati’t-Turkiyye adlı eserde de “ḳaranġı” kelimesi “karanlık” anlamıyla geçer. Araştırmacılar kelimenin “ḳaranġıdı” biçiminin fiil gibi kullanıldığını ve “karanlık olmak” anlamı taşıdığını kaydeder. (Bulut, 2025, s. 1204).

Teknolojinin dünyayı âdeta küçük bir apartman hâline getirdiği günümüzde ağızlar da bundan nasibini alır. Standart dilin daha yaygın kullanılması, ağızları yaşatan yaşlı kuşakların azalması, eğitim seviyesinin yükselmesi ve edebî dilin kitle iletişim araçları ile yaygınlaşması gibi sebeplerden dolayı ağızların kullanımı giderek daralır. Yine de henüz çalışılmamış pek çok ağızda dilimizin eski yadigârları yaşamaya devam etmektedir. 13-15 yüzyılda edebî dilde yer alan bir kullanımın 21. Yüzyılda Çorum ağzında hâlâ muhafaza edilmesi gibi. Bu nedenle ağızların köylere kadar derlenmesi hem araştırmacılar için yeni çalışma alanları açacak hem de Türkçenin zengin söz varlığının daha kapsamlı biçimde ortaya konmasına katkı sağlayacaktır.

Kaynaklar

Adıgüzel, A. (2013). Dünyada ve Türkiye Türkçesinde ağız çalışmaları ve yöntemler. Turkish Studies – International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 8(9), 387–401. 

Alan, M. (2025). Türkiye Türkçesi ağız çalışmalarının kısa tarihi. Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 20, 128–137. 

Bulut, A. (2025). Uluslararası Türkçe edebiyat kültür eğitim dergisi. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 14(4), 1204. 

Clauson, G. (1972). An etymological dictionary of pre-thirteenth-century Turkish. Clarendon Press.

Eren, H. (1999). Türk dilinin etimolojik sözlüğü. Ankara.

Räsänen, M. (1969). Versuch eines etymologischen Wörterbuchs der Türksprachen. Suomalais-Ugrilainen Seura.