Hayat, görünenle görünmeyenin, başla sonun arasına gerilmiş ince ve sarsak bir geçittir; yürüyen için bir yol değil, dönüşen için bir imtihandır. Bu köprü, zamanın çizdiği değil de insanın içinde kurulan bir geçittir. Herkes geçer görünürde ama pek azı gerçekten geçer. Zira insan çoğu zaman adımlarını geleceğe değil, geçmişin yankılarına basarak atar; eski acıların sesiyle, hâlâ çözülmemiş soruların gölgesiyle. Bazen bir kelime olur köprü; bir “Keşke!”, bir özür, bir veda… Bazen bir suskunluk — ama çığlık kadar yankılı! Ve her geçiş bir eşiği kapatır ama kapatırken açar da… İçte bir pencere aralanır: Geriye değil, içeriye bakan. O köprüde bıraktığın şey yalnızca bir iz değil; tövbeye dönüşmüş bir gözyaşı, içe gömülmüş bir “Beni affet!” ya da söylenmemiş bir vedanın sızısıdır. Her çatlak, sırla dolu bir haritadır aslında; görünmeyenlerin şekil bulduğu, görünür hâle geldiği bir iç zaman belgesidir.

       Eğer kalbinde dinmeyen bir uğultu varsa, bil ki o ses bir yara değil, çağrıdır. Sessizliğin içinden yükselen çığlıklar vardır ki kelimeye ihtiyaç duymaz, sadece içe düşer. Hayat sana sükûneti vadetmez — çünkü huzur, dışta değil içten içe çözülüşte doğar. Attığın her adımda titreyen şey köprünün taşları değil, aslında kalbindeki eski haritalardır. Geçmişin tozlu rüzgârı omuzlarında, geleceğin sisi gözlerinde ağırlaşır. Ve sen o sisin içinde, ilk defa kendini duymaya başlarsın. Zira hayat, mesafe olmayıp aksine bir arada tutulan zıtlıktır: Görünenle sezilen, iradeyle yazgı, sabırla tevekkül arasında gerilmiş ince bir çizgi. Bazıları bu çizgide takılır, geçmişin dikenli izlerine basar ve kalır. Bazıları ise her adımını bir secdeye dönüştürür. Çünkü secde, yere düşmek değil; bilakis yere düşerken göğe açılmaktır. Yürümek değildir asıl olan, yürüyüşe mana katmaktır. Ve belki de… Secde, toprağa kapanmış bir alnın değil, sonsuzluğa açılmış bir kalbin en derin kıpırdanışıdır.

İnsan, çoğu zaman başına gelenleri kaderin soğuk eli sanır ama bilmez ki bazı tokatlar, kalbi uyandıran rahmet darbeleridir. Hayat, kimi zaman bir sisin içinden bakılan bir cam gibidir; dışarıda güneş vardır ama senin görüşün buğuludur. Oysa bazı ışıklar doğrudan içeriye düşer. Her yara, dışarıya açılmış bir çatlak gibi görünür; aslında içeriye gönderilmiş mühürlü bir mektuptur. Satırları sabırla, zarfları iç kanıyla yazılmış. Acı, görünürde yıkar ama içeride yeni bir mabet kurar. Kayıp sandığın, aslında yük sandığın kabuğun dökülüşüdür; altında bekleyen asli şekli açığa çıkaran bir soyunmadır. Kırılan kalp dağılmaz, sadece kabını büyütür. Zira kalp çatladıkça genişler ki daha fazla ışık, daha fazla hakikat sığsın içine. Ve gözyaşı… O sadece ıslatmaz, toprağa düştüğünde orada sabırla bekleyen bir şükür ağacının tohumu olur. Ağır gelen yük ise çoğu zaman nefsin örtüsüdür; sen o yükle yere eğildikçe, aslında yük kalkmaz, nefis çekilir. Ve o zaman fark edersin: Kanat sandığın şey, yükün içinden doğar. Hafifledikçe değil, katlandıkça yükselirsin. Çünkü sen, kendinden eksildikçe O’na daha çok benzersin.

O kadın, yalnızca bir figür olmayıp hakikatin yürüyen hâlidir. Adımları bir bedenin değil, bir benliğin çözülüşünü taşır. Ardında bıraktığı şey sadece bir manzara değil; yanmış ihtimallerin külü, içi boşalmış hayallerin gölgesi, kendi iç sesine “Buraya kadardı!” diyebilmiş bir kalbin yankısıdır. Önünde ise sis… Fakat sıradan bir hava değil bu; içine çöken bir belirsizlik, sezgilerini kapatan bir örtü, iç sesini bile fısıltıya indiren bir suskunluk. Oysa o yürümektedir. Çünkü bilir ki yürüyüş, görünene değil güvenilene dayanır. Görmediği bir kudretin omuzlarına dokunduğunu hisseder. O köprüyü kuran, adımı da yaratır. Geriye bıraktıkları onun hikâyesi, önünde açılan ise kaderidir. Ve teslimiyet, bazen bilinmeyene atılan ve anlamı duada saklı bir sessizliktir. Köprü sallandığında, korkuya değil Yaradan’a yaslanırsın. Çünkü asıl yürüyüş tevekkülle başlar. Ve bazen bastığın zemin yoktur henüz ama sen adım attığında yaratılır.

İman, bazen söylenmiş bir kelime değil; söylenememiş bir sessizliktir. Kimi zaman bir boşluğa atılan adım gibi görünür ama aslında içe, daha içe, en içe — hakikatin ta kalbine uzanır. İman, gözün göremediğini değil de nefsin tutunamadığını seçebilmektir. Eski taşlara bakıp sızlanmayı bıraktığında değil, onlara minnetle bakıp vedalaşabildiğinde başlar dönüşüm. “Eski sen” köprünün başında kalır çünkü köprüyü geçen, bedenden öte niyettir. Ve o bırakış, senden kopuş değil; senden içeriye, senden öteye bir yöneliştir.

Evet… O köprüden geçmek, kendinden geçmektir. Benliğinden sıyrılmak, sınırları kırmak, sınırsız olanla temas etmektir. Bir kıyıda bıraktığın ‘ben’, öbür kıyıda vuslata eren ‘sen’dir. Geçiş kolay değildir: Dar, sisli, titrek… Fakat her sallantı, içte bir çatlağı açar; o çatlak, nefsi terk edip ruhu doğurmaya başlar. Ve her doğum, seni O’na bir adım daha yaklaştırır. O yüzden: Yürü! Yalnız yürüyüşün bir secde olsun; bastığın her taş, tevekkül; her nefesin, bir zikir; her susuşun, bir niyaz ve varışın, sadece bir şükür. Çünkü bazen mesele kıyıya varmak değildir; yolda erimek, eridikçe hakikate karışmaktır. Zira kendinden geçen, artık yalnız yürüyen değil; taşınan, tutulan, çağrılan olur.

* Not: Bu deneme, bir kadının sisli bir köprüde yürüyüşünü konu alan bir görsel üzerine yazılmıştır. Ancak bu yürüyüş, yalnız bedensel değil; bir benliğin hakikate doğru içsel geçişini simgeler.